Tarihin Başkasının Zararına Sevinmesi

Yazar: Mckenzie Wark

Çeviri: Gamze Boztepe

Son Okuma: Diyar Saraçoğlu

Avustralya’da, ya da başka bir yerde, gelecek rahatsız edici.

Altıncı sınıftayken, orman yangınına yakalanmış, kesesindeki yavruyu kurtarmak için alevlerin üstünden zıplayıp kaçan bir kangurunun gözünden bir öykü yazmıştım. Yangın, Avustralya’nın büyük bir kısmında manzaraların düzenli bir parçasıdır. Aborjinler, diğer şeylerin yanı sıra, oyun için avlanmak amacıyla yangını aktif olarak kullandılar. Bazı ağaçların tohumları sadece ısıya maruz kaldıklarında çimlenir. Ateş tanıdık bir yabancıdır.

Ama bu şekilde değil. Bu kadar geniş ölçüde yanması gerekmiyordu. 2019-2020’nin güney yazında, alev almayacak kadar nemli olması gereken ormanlar yanıyor. Ülkenin yangın beklenilen kısımlarında bile, bu yaz çıkan yangınların yoğunluğu ve sıcaklığı bilinmiyor. Duman ve külün büyük şehirlere yönelmesi tanıdıktır, ancak gökyüzünü örtüp Mad Max kehribarına çevirmesi tanıdık değildir.

Hem Hint hem de Pasifik okyanusları dev hava sistemleridir ve etraflarındaki tüm toprakları etkilerler. Bu yüzden yağış kıtanın büyük bir kısmında çok öngörülemezdir, yerel türler ve yerli halkın uyum sağladığı coğrafi bir gerçekliktir. Şimdi her iki okyanus hava sistemindeki hareketler, zaten uzun süren kuraklık döneminin ardından müstesna bir şekilde kurak ve sıcak bir yaz yarattı. Bu durumun iklim değişikliğinin doğrudan bir sonucu olduğunu söylemek doğru olmaz. Daha ziyade, iklim değişikliğini daha muhtemel hale getiren bir tür durumdur. Önceden öngörülemez hava koşulları oluşturan bir iklim, şimdi hava koşullarını öngörülemez bir biçimde oluşturmaktadır.

Tüm bunları şu anda uzaktan görüyorum. New York’ta geçen yirmi yıldan sonra bile, Amerika’nın kuzey doğusundaki manzara bana pek doğru görünmüyor. Yaprakların yeşil rengi yanlış. Peki sararıp dökülmelerinin olayı ne? Yangınlar en kötü hâline gelmeden evvel Avustralya’ya yaptığım kısa bir yolculukta, tekrar manzaranın içinde olmak ağlattı beni. Kuşların ötüşü, renkler, ağaçların kokusu.

Medya akışımda resimler görüyorum -doğduğum kıtaya ait tanıdık şekil yangın göstergeleriyle çevrelenmiş. Doğu kesimi üstünde dev mor bir lekeyle, kaydedilen en yüksek günlük sıcaklık haritalarını görüyorum. Meteoroloji bürosu yeni rekor seviyeler için çok uzun olmayan bir zaman önce yeni bir renk eklemek zorunda kaldı. Batı Sydney’de sıcaklık 49 dereceydi, en son baktığımda. Ben yaz sıcağına alışkın büyüdüm, iç çamaşırlarım okuldaki tahta sırama yapışırdı, pervaneler çok yavaş dönerdi, klima yoktu. Ama hiç böyle olmamıştı.

Kendimi buna dair hislerimin tümünü açık etmekten aciz hissediyorum. Her kanaldan kontrol ediyorum, endişeli zamanlar da olsa, tanıdığım herkes güvende. Ama bu kadar ölü yaban hayatı fotoğrafı görürken ve birçok türün asla kurtulamayacağını bilirken bunu nasıl söyleyebilirim? Çaresizce alevlerden kaçmaya çalışan tüm o hayvanları düşünüyorum. Yaşam ortamları hiçbir zaman bütünüyle geri gelmeyecek. Eskiden duyduğum kuş cıvıltılarının eksik notaları olacak. Diğer kuşları taklit edebilen saksağanlar yangın alarmı taklidi yapıyorlar.

Kendimi bu işe bulaşmış hissediyorum. Ben sadece iki yüz küsür yıl içinde kıtayı bu üzücü hâle getiren yerleşimci kültüründen geliyorum. Atalarım aydınlatma için gaz işleri yapmak üzere İskoçya’dan yolculuk yaptılar. Yerleşimci kültürünün büyük kısmı, fosil yakıt endüstrisinin ödeme yaptığı ve Murdoch basını tarafından desteklenen iklim inkâr ideologları aracılığıyla kendisini yıllarca gaz ışığı haline getirdi. Kendi duyumlarımızdan şüphe etmeye, hiçbir değeri olmamasına rağmen “kalkınma”nın, bu kurak, kırılgan kıtayı dağıtmadan ilerleyemeyeceğine dair önümüzde duran delillere aldırmamaya ikna edildik. Buna çok da zorlanmayan insanların bile birçoğu, işlerin bu kadar çabuk dağılmaya başlamasını beklemiyordu.

Çaresizliğe teslim olursam, bunun sonu olmayacak gibi hissediyorum. Bir zamanlar orada yaşarken savaştığım şeyler boşa çıktı ve şimdi de hiç mümkün değil. Tutunabildiğim tek şey -pus içinde hafif bir ışık parıltısı- Avustralya’nın tüm siyasi aygıtlarının artık gerçeklerle başa çıkamaz bir hâlde olduğunun açığa çıkması.

Her iki ana akım parti de madencilik endüstrisinin temsilcilikleridir [franchise] ve herkes bunu bilir. Mevcut başbakan, -bugünlerde pek çok kişi tarafından “pazarlamadan Scotty” olarak anılan- Scott Morrison 2017’de parlamentoya fetiş bir nesne gibi yukarı kaldırdığı bir parça kömür getirdi. Muhalefet daha iyi sayılmaz. Duman çekildiğinde, birçok insan bir şeyleri kendilerinin çözmesi gerektiğini bilecek.

Dünyamı, beni ben yapan, içimdeki manzarayı kaybetmekte olduğum için yas tutmak imkânsız gibi geliyor. Benim beyaz, yerleşimci kıçımın şimdi böyle hissetmesi de adeta tarihin muazzam bir el şakası. Atalarım evim dediğim dünyayı yapmak için başka bir dünyayı yok ettiler. Bathurst kasabasında -on dokuzuncu yüzyıl ilk hudut kasabası mevkisi Wark aile gazhanesi- bizden sonra “Wark Parade” adını almış bir sokak var. Bunu yapmak için hangi dünyanın, hangi isimlerin silindiği hakkında hiçbir fikrim yok. Yerli halklar uzun bir süredir dünyanın bu kaybını hissedip yaşamaktalar.

İş işten geçti: medya akışımda doğum yerime uzak olmayan bir mülkle ilgili bir hikâye var. Beyaz mülk sahipleri, tekniğinde uzman bir Aborjine “kültürel yanma” denen şeyi yaptırdıkları için bu yerin yangından kurtulduğunu iddia ediyorlar. Bu, itfaiye tarafından yapılan önleyici yanmadan farklı bir uygulamadır. Alevler daha küçüktür ve ağaçların tepe taçlarına ulaşamaz, bu da yaban hayvanlarının oraya sığınmasına izin verir. Amaç aynıdır: kaçınılmaz yangınlar kıvılcımlandığında alevlenmeyi azaltmak.

Bu tür hikâyeler, yerleşimci kültürünü, Aborjin bilgi ve pratiklerinin bir kısmını bünyesine katmakla işlerin her zamanki gibi devam edebileceğini düşünmeye teşvik eder. Bu hikâye özelinde, arazinin neden ve nasıl beyaz sahipleri olduğu sorgulanmadı. Sanki toprağı çalınan insanlara gelip onu onaracak gündelikçiler olarak ödeme yapılabilirmiş gibi.

Aborjinlerin kıtadaki yerleşim süresi için güncel tahmin en az 65.000 yıl. Birçok insan Holosen’in, iklim çağının günümüzde sona erdiğine hemfikir, 11.700 yıl sürdü, bu da Aborjin mevcudiyetinin Pleistosen döneminin son bin yılına kadar uzandığı anlamına gelir. Tabii ki, Aborjin kültürleri çeşitlidir ve değişkendir. Birçok biyomda kalıcı olmak için teknikler geliştirdiler.

Antroposen çağında kim hayatta kalır diye bahis oynamak zorunda kalsaydım, paramı Aborjinlere basardım – yani eğer hâlâ para varsa. Yani, kıta ya da yaşamın tamamı hâlâ insanlarca yaşanabilir olmaya zerre kadar devam ediyorsa – artık ekleme yapmak için hiperbolik görünmediğine dair bir ikaz bu.

Avustralya’daki beyaz yerleşimci kültürünün Amerika’nın yerleşimci kültüründen ne kadar farklı olduğunu açıklamam istendiğinde, genellikle ABD’de Lewis ve Clark olduğunu; bizdeyse Burke ve Wills olduğunu söylerim. Lewis ve Clark, kıtanın bir tarafından diğer tarafına ve geriye doğru seyahat ederek yol boyunca zengin, sömürülebilir topraklar keşfettiler. Burke ve Wills, kıtada aşağıdan yukarı doğru çıktılar, çöller, sonra bataklıklar buldular, sonra neredeyse eve kadar geri döndüler ve öldüler. Yerel Aborjin halkın onlara bunu göstermeye çalışmasına rağmen, yerli bitkileri önce suyla yıkamadan yiyerek kendi ölümlerini bile hızlandırdılar.

Gidip bir yerleşimcinin değerli kabul ettiği hiçbir şey bulamayan başarısız kâşif arketipi, romancı Patrick White tarafından yüksek edebiyata bile dönüştürüldü. Voss’ta, “taşraya” [orta Avustralya] yolculuk maddi değil manevi ödüller getirir. Beyaz kâşif için yani. Sanki orada, ülkeyle ilişik bir yerel hâlihazırda bulunmuyormuş gibi.

Clade gibi romanlarda, bu manzarayı hissetmenin, ona aşina olmanın, sonra sessizce gitmenin ve tekrar yabancılaşmanın nasıl bir şey olduğunu başka bir şekilde yazmaya çalışan James Bradley gibi yazarlar biraz cesaretlendirici olabilir.

Alternatif olarak, Karrabing Film Kolektifi’nin videoları gibi çalışmalara bakılabilir. Üyeleri, kuzeydeki seyrek nüfuslu bölgeden. Çalışmaları, yerli halkın, toprak kalıcı olarak yaşanamayacak kadar zehirli olduğu için yerleşimci egemenliğin geri çekildiği yerlere geri dönmesinin ne anlama geldiği gibi konuları ele alıyor.

Bana ürperti veren filmlerinden bir diğeri, II. Dünya Savaşı sırasında Aborjin halkının kuzey kıyılarından zorla çıkarılmasını ayrıntılı olarak anlatıyor. Yetkililer, belki de haklı olarak, bir Japon istilası durumunda, yerli halkın hükümdarlığa sadık kalmak için hiçbir neden göremeyeceğinden şüpheleniyorlardı. İnsanlar toplatıldı, ülkenin yüz mil içerisine gönderildi ve telle çevrili alelacele inşa edilmiş kışlalara sürüldüler.

Bu çalışmayı gördükten sonra kendi aile tarihimi kontrol etmek zorunda kaldım, çünkü mimar olan babam savaş sırasında kuzeyde çok sayıda geçici yapı inşa etmişti. Görünüşe göre, bunlar değil. Ama yine de: birilerinin babaları yaptı. Yerleşimci kültüründen olmak, bu işe bulaşmış olmaktır. Belki de tarihle ilgili nasıl hissettiğimi ifade ederken bile fazlaca haddimi aşıyorum. Tarihin benim veya benim gibi insanlara, benim ait olamadığım insanlar hakkında ne hissettiğini sormak daha aydınlatıcı olabilir.

Büyüdüğüm kasaba -Newcastle, Yeni Güney Galler- dünyanın en büyük kömür limanı. Avustralya, Endonezya ile birlikte dünyanın en büyük kömür ihracatçısıdır. Aynı zamanda önemli bir doğal gaz ihracatçısıdır ve öylesine de biraz petrol ihraç etmektedir. Bu, tarihin başkalarının zararına sevinmesidir, büyük adamlarla değil, sıradan metalar ve kimyalarla yavaş yavaş ilerleme kat eder. Avustralya siyasi ekonomisine zemin teşkil eden çeşitli maden patlamalarının “getirdiği refah”, çıkarıldığı manzarayı istikrarsız ve yaşanmaz hale getirmektedir.

Şu anda internette dolaşan ve çok uzak olmayan bir gelecekte, çok geçmeden Avustralyalıların iklim mültecisi haline gelebileceklerine dair ürkütücü bir düşünce var. Avustralya hükümetinin şu anda kendi topraklarına giren, bazıları hâlihazırda iklim mültecisi olan mültecilere cezalandırıcı, hapsedici yaklaşımı göz önüne alındığında, bu da tarihin başkalarının zararına sevinmesi başlığı altında düşünülebilir: tüm kıtayı kendimize saklamak konusundaki büyük yerleşimci saplantısı, kelimenin tam anlamıyla ve mecazi olarak kendi sömürüsünün ateşi ile sarsıldı.

Sömürgeci fetih veya maden çıkarma saçmalığı, egemenlik yapısından aşağı doğru endüstriyel bir matkap gibi yavaş yavaş ilerler. Avustralya işçi hareketi bile maden çıkarılmasına borçludur. Komünist ve parlamenter kanatlar arasındaki büyük hesaplaşmayı hatırlayalım, komünistler 1948’de kömür endüstrisini durdurarak genel bir grev başlatma girişiminde bulunmuştu- ki bu da İşçi Partisi hükümetinin askerleri madenlere göndermesine yol açmıştı.

Yeşil siyasetin doğuşu da bazen bir enerji endüstrisi hikâyesi ile anlatılır: Tazmanya’daki Pedder Gölü’nün bir hidroelektrik baraj vasıtasıyla yıkımından kurtarılmasına yönelik mücadele. Yeşillerin de parlamenter siyasete ne ölçüde yakalandıkları göz önüne alındığında, belki de yetmişlerden başka bir başlangıç hikâyesini anımsamaya değer: İnşaat İşçileri Federasyonu’nun yeşil yasakları. Komünist liderlik altındaki sendika, “kalkınma”nın kamu yararına olup olmadığını değerlendirme ve en açık şekilde öyle olmadığında çalışmayı reddetme gücü olduğunu iddia etmişti.

Avustralya komünist tarihinin bu iki anında aynı stratejinin uygulandığı görüldü: üretim noktasında doğrudan eylem. Aradaki fark, kırklı yıllarda amacın kalkınma araçlarının işçi kontrolünde olmasıydı, oysa yetmişli yıllarda kalkınmanın ne anlama geldiği sorusu sorulmaya başlanacaktı.

Komünistler kendilerini daima tarihin öncüleri [avangartları] olarak gördüler. Bunu Aborjin büyükbaş hayvancılık işçilerinin kırklı yıllardaki grevlerine liderlik ettiklerinde kesinlikle yaptılar. Bugün bunun yerine yerli liderliğinin nasıl bir şey olacağı merak edilebilir; gerçi bizi tarihin başkasının zararına sevinmesi durumuna terk etmek, bizsiz devam etmeyi istemek için ellerinde her türlü sebep olurdu.

Doğduğum ve çocukluk yıllarımı geçirdiğim yer için tarihin başkasının zararına sevinmesi dışında herhangi bir gelecek şansı olup olmadığı konusunda iyimser değilim. Yavrusuyla birlikte alevlerden kaçan kanguru, eğer onu şimdi yazsaydım, yeşillik ve aydınlığa çıkmayı başaramazdı. Yine de, denemeye devam edecek.

Kaynak: https://communemag.com/the-schadenfreude-of-history/