Komünizm İçin Bir Özür: Şimdi, Görünmez Komite

 

Yazar: Julius Gavroche

Çeviri: Gamze Boztepe

Son Okuma: Evrim Şaşmaz

Enginim ben, içimde çokluklar taşıyorum.

Walt Whitman, Çimen Yaprakları

Asıl sorun, ne Marksist, Leninist ya da Maocu bir hakikatin yeniden sağlanması ne de dünyanın pek çok yerinde başarısız olanla aynı yöntemlere ve dolayısıyla aynı hatalara sahip bir örgütün yeniden kurulması. Lenin’in ölümünden bu yana geçen yarım yüzyıl bizi ölüm tehditi altında, metinleri değil, gerçekliği; formülleri değil, toplumu yeniden düşünmeye; miras protokolleriyle cebelleşmeye değil, hakikati üretmeye mecbur bırakıyor. Bu, birkaç yıldır yoğun bir çalışma ve amansız bir titizlik gerektiren zor bir görev oldu. Bu sadece bilincin bir görevi de değil. Acımız ve neşemizin sahası olan şimdimiz ile geleceğin ve geçmişin korkutucu veya yüceltilmiş imgeleri arasında farklı bir ilişki icat edilecek hayati bir görev.

Franco Fortini

Aşağıdakiler, bir fikir, görüş paylaşımı alıştırması. Görünmez komite tarafından yayımlanan en son makale olan Şimdi; Yaklaşan İsyan ve Dostlarımıza ile başlayan bir tefekkür-müdahaleye devam ediyor ve bir “özerklik” savunusuyla birlikte çağdaş siyasetin güçlü bir eleştirisini sunuyor. Burada önerilen, onların komünizm okumalarının kısmi bir çevirisi, özeti ve eleştirel bir yorumu.

Her yerde, bize çözümler öneriliyor…

“Geçiş aşamasında şehirler, dayanışma ekonomileri ve sosyal ekonomiler, 6. Cumhuriyet, alternatif belediyecilik, temel evrensel gelir, ‘Tomorrow’ (Yarın) filmi, uzaya göç, bin yeni hapishane, tüm yabancıların gezegenden dışarı atılması, erkek*-makine füzyonları – mühendisler, yöneticiler, eylemciler, siyasetçiler, çevreciler, aktörler veya kendi halinde işportacılar olsun, mevcut felakete çözüm sunduğunu iddia eden herkes tek bir şey yapıyor: kendilerinin açıkça sorunun bir parçası olduğunu unutturmayı umarak, bize kendi sorun tanımlarını dayatıyorlar. Bir dostun ifade ettiği gibi: ‘Yaşamda gördüğünüz sorunun çözümü, sorunun ortadan kalkmasını sağlayan bir yaşam biçimidir.’” (123-4)**

Görünmez komite bize hiçbir siyasi program ya da satılık çözüm sunmuyor. Tekil deneyimlerine, karşılaşmalarına, başarı ve başarısızlıklarına istinaden konuşuyorlar. Bunlardan, “dostlar arasında muhabbetin geliştirdiği, dünyaya dair apaçık partizan bir algılayış çıkarıyorlar”. (124) Haliyle, Maintenant/Şimdi okuyucuları olarak her birimize de akıbetleri çıkarmak düşüyor. Ve işte bu arka planla bir komünizm savunmasından söz edilmesi mümkün.

Komünizm meselesi, başka hiçbir sebepten değilse bile sırf zıttı olan ekonominin hükümranlığının daha önce hiç bu kadar berkemal olmamış olması sebebiyle, çağımızın merkezinde olmaya devam ediyor.

“Komünizm meselesinden kaçınmak elbette mümkün. Kişi her sabah ofise giderken sokaktaki evsizlerin ya da göçmenlerin üzerinden geçmeye kendini alıştırabilir. Kutuplardaki buzulların erimesini, okyanusların yükselmesini veya hayvanların ve insanların dört bir yana canhıraş göçlerini gerçek zamanlı olarak izleyebilir. Yuttuğu her bir lokma patates püresiyle kanserini hazırlamaya devam edebilir. Düzelmenin, bir parça yetkenin veya eko-feminizmin tüm bunları çözeceğini söyleyebilir. Bu şekilde devam etmek, içkin olarak suça meyilli bir toplumda yaşadığımız hissini kendi içimizde bastırma bedeliyle gelir, ki bu toplum bize bu küçük suç birliğinin bir parçası olduğumuzu hatırlatma fırsatını kaçırmaz. İcatlarının herhangi birinin kullanımı, metalarının en ufak tüketimi ya da kölesi haline geldiğimiz iş aracılığıyla onunla her temas kurduğumuzda kendimizi onun suç ortağı haline getiririz, temellendiği kötülüğün birazına, yeryüzünü ait tüm yaşam koşullarını sömürmeye, yağmalamaya ve tüketmeye, yazılırız. Seçme hakkımız var ama sadece iki suç arasında: katılmak ya da öldürmek maksadıyla terk etmek. Suçlu olanı avlama, cezalandırmaya ve yargılamaya susamışlık, zamanımızda sadece seyirciye, bir anlığına yapay bir masumiyet sağladığı ölçüde çılgınca talep ediliyor. Ancak rahatlaması kısa sürdüğü için, kendine ait sorumluluğu ortadan kaldırmak üzere başkalarını suçlamaya, cezalandırmaya, yargılamaya sürekli olarak yeniden başlanması gerekiyor.” (124-5)

Günümüzde komünizmden bahsetmek fena halde çağdışı geliyorsa, bunun nedeni komünizmin 20. yüzyılda bir sosyal doktrin olarak, yani kesin surette insani bir meseleye bir cevap olarak yanlış yorumlanmış olmasıydı. (127)

“Buna rağmen, dünyaya bela olmayı hiçbir zaman bırakmadı. Hâlâ dünyanın peşini bırakmıyorsa bunun nedeni herhangi bir ideolojik saplantı üzerinden değil, köklü, kadim, yaşanmış bir deneyim üzerinden, pek çok ekonomik aksiyom kadar güzel uygarlık inşalarını da reddeden topluluk deneyimi üzerinden ilerlemesi. Bir varlık olarak topluluk hiçbir zaman yoktur, yalnızca deneyim olarak bulunur. Varlıklarla ve dünyayla bir sürekliliğin deneyimidir bu. Aşkta, dostlukta, bu sürekliliğin deneyimi bizde olur.” (127)

Verme, paylaşma, dostluk anlarında yaşanmış bir komünizm deneyimi, başkaları ve dünya ile yaratıcı etkileşime dair tekil bir deneyim var. Komünizmin, siyasi hareketler, partiler ve devletler tarafından ele geçirilip yozlaştırılabilmesi, zayıflamış, soyut bir kardeşlik, boş bir enternasyonalizm olarak tahayyül edilebilmesi ancak insanı bu deneyimden ayırarak gerçekleşebilir. Fakat komünizm, dostluk, dostlar arasında eşitlik değilse nedir?

“İnsan-özneyi kendi dünyasından tecrit ederek ele alıp, ölümlüleri etraflarında yaşayan her şeyden koparırken, modernitenin imha etmeye yazgılı bir komünizmi, yani bir sosyalizmi yaratmaktan başka çaresi yoktu. Ve bu sosyalizm, köylüler, göçebeler ve ‘vahşiler’ ile, onları sadece kenara itilecek birer engel, ulusal önem ölçeğinin en altındaki hoş olmayan birer kalıntı gibi görerek karşılaşabildi. Onlar hangi komünizmin taşıyıcıları olduklarını bile göremediler. Eğer modern ‘komünizm’, kendisini evrensel kardeşlik, gerçekleşmiş eşitlik olarak tahayyül edebildiyse, bu sadece dostluktan mücadele içinde yaşanmış kardeşlik deneyiminin işgüzarca tahmini çıkarsanmasıyla oldu. Çünkü dostluk, dostlar arasında eşitlik değilse nedir?” (128-9)

“Ara sıra da olsa komünizm deneyimi olmazsa, ölürüz, iki büklüm oluruz, kiniklere döner, sertleşir yavanlaşırız. Yaşam gülümseyen vitrin mankenleriyle dolu olan ve de işleyen o hayalet şehre dönüşür. Topluluğa olan ihtiyacımız o kadar acil ki, kapitalizm mevcut tüm bağları mahvettikten sonra ancak ‘topluluk’ vaadiyle işlemeye devam edebiliyor. Eğer bu vaat sürekli olarak hüsrana uğramıyorsa, sosyal ağlar, tanışma uygulamaları neyin nesi? Tüm modalar, iletişim teknolojileri, bütün aşk şarkıları, sonunda temasın tamamının araklandığı bir yerde varlıklar arasındaki sürekliliğin hayalini korumanın bir yolu değil de ne? Bu hüsranlı topluluk vaadi, ona olan ihtiyacı gayet uygun zamanda yeniden iki misline çıkarıyor. Hatta histerik hale getiriyor ve bunu sömürenlerin büyük para makinesini daha da hızlı döndürüyor. Yoksulluğu sürdürüp kendisini tek muhtemel sonuç olarak göstermek için elde tutmak, kapitalizmin en büyük tuzağı bu.” (129)

Kapitalist ekonomi, birbirinin suç ortağı iki kurguya, “toplum” ile “birey”e ve bunların beraberinde getirdiği siyasi, ahlaki, varoluşsal her şeye dayanıyor. Ve buna karşı durmuş olanlar bile, örneğin, anarşistler ve marksistler, genellikle bu sahte çelişkinin ekonomik düşünce tarafından şekillendirildiğine takılmaksızın, bu ikilinin dahilinde masa tenisi oynamaktan öteye pek az geçebiliyorlar. (131)

“Birey adına topluma veya sosyalizm adına bireyciliğe karşı isyan etmek, bir çıkmaz sokağa girmektir. Toplum daima bireylerin toplumudur. Birey ve toplum üç yüzyıldır birbirlerinin pahasına olumlanmaya devam ediyor. Ve ‘ekonomi’ denen büyüleyici çarkı yıllardır döndürmeye devam eden güvenilir salınımlı mekanizma işte bu. Ekonominin bizden görmemizi istediği şeyin aksine, yaşamda olan, kullanabilecekleri veya elden çıkarabilecekleri her türden mülkle donatılmış bireyler değil. Yaşamda olan, bütün bir bağlar birlikteliğinde hareket eden konumlanmış oluşların bağlanmaları, asamblajları. Modern ‘komünizm’ kendi liberal birey kurgusunu yaratırken, mülkiyet ve bağlanmayı birbirine karıştırmaktan başka bir şey yapamadı ve özel mülkiyete karşı mücadele ettiğini ve sosyalizmi inşa ettiğini düşündüğü yerlerde bile yıkıma yol açtı. … Ancak bu kafa karışıklığı temelinde ‘İnsanlık’ın var olabildiğini hayal etmek mümkündü. İnsanlık, yani kendi özgül varoluşlarını dokuyan şeylerden benzer şekilde koparılıp izlenmesi mümkün olmayan muazzam bir makinede fantazmagorik olarak yeniden birleştirilen tüm insanlar. Modern ‘komünizm’, üretim araçlarının özel mülkiyetini ortadan kaldırmak bahanesiyle, dünyaların dokusunu oluşturan bütün bağlanmaları kırıp geçirerek her şey için fiilen temiz bir sayfa açtı. Eleştirerek bile olsa ekonomiyi uygulamaya koyanların başına gelen şey budur. Lyotard ‘Ekonomiyi eleştirmemiz değil, onun dışına çıkmamız gerekir!’ derdi. Komünizm, ‘toplumun daha üstün bir ekonomik örgütlenmesi’ değil, ekonominin eksiltilmesidir.” (131-3)

Gösteri ekonomisi altında dışarıdan bir “birey” olarak görünen şey, aslında bir heterojen güçler kompleksi, failliklere muktedir ve duyarlı bir parçalar kümeleşmesi. Her birimiz birçok yaşamız, birçok suretiz ve yaratmakta olduğumuz ve yaratılan bağlar ayrı varlıklar arasında değil, parçalı akışların kesişme noktalarının arasında ve içerisinde.      

“Biz, güzel, eksiksiz egolar, iyi birleşmiş Benlikler değiliz. Biz, parçalardan oluşuyor, minör yaşamlarla dolup taşıyoruz. … Oluşlar arasındaki her bağ, bir varlık parçasından diğer bir varlık parçasına, bir dünya parçasından diğer bir dünya parçasına uzanıyor. Kendisini, birey kademesinin altında ve ötesinde kuruyor. Kendilerinin aynı seviyede olduklarını keşfeden, sürekliymiş gibi hissedilen oluşların parçalarını hemen faaliyete sokuyor. Parçalar arasındaki bu süreklilik, bir asamblaj olarak, ‘topluluk’ olarak hissedilen şey. Bu, her gerçek karşılaşmada deneyimlediğimiz şey. Her karşılaşma, dünyanın, ötekinin ve kendimizin belli belirsiz karışmış unsurlarının bulunduğu bir parçamızı kesiyor. Aşk, bireyleri birbirleriyle ilişki içine sokmuyor; her birinin bir parçasını kesip çıkarıyor, sanki aniden, kendilerini dünyada birlikte yürürken buldukları özel bir gerçeklik düzlemi, içlerinden geçmiş gibi. Aşık olmak asla birlikte olmak değil, birlikte hale gelmek. Aşık olmak, oluşun kurgusal birliğini bozmasaydı, ‘öteki’ bize böyle acı çektiremezdi. Aşkta ötekinin bir parçası bizim bir parçamız olarak bulunmasaydı, ayrılık saati geldiğinde yas tutmamız gerekmezdi. Varlıklar arasında ilişkilerden başka bir şey olmasaydı, hiç kimse birbirini anlamazdı. Her şey yanlış anlamayla ilerlerdi. Bu yüzden, aşkın ne öznesi ne de nesnesi var, aşkın bir deneyimi var.” (138)

“Bizi oluşturan parçaların, içimizde yaşayan güçlerin, dahil olduğumuz asamblajların, uyumlu bir bütün, akışkan bir birlik, hareketli bir eklem oluşturması için bir sebep yok. Günümüzün sıradan yaşam deneyimi, daha çok bizi yavaş yavaş bozan, parçalayan, belirli temelleri giderek bizden çalan art arda bir dizi karşılaşma. Eğer komünizmin, kolektif, maddi, siyasi olarak örgütlenmemiz gerçeğiyle bir ilgisi varsa, bu aynı zamanda tekil, varoluşsal ve duyarlı bir şekilde örgütlenmemiz anlamına gelir. Yoksa siyasete veya ekonomiye geri çekilmeye razı olmamız gerekir. Komünizmin bir amacı varsa, bu, yaşam biçimlerinin büyük refahıdır. Büyük refah, yaşamla temas içinde, varlığımızın kopmuş organlarının sabırlı bir biçimde eklemlenmesi yoluyla kazanılır. Hiçbir şey deneyimlemeden, hissetmek veya düşünmekten sakınarak da pekala yaşanabilir. Varoluş bu şekilde yavaş bir bozulma hareketine sokulur. Biçim vermek yerine sömürür ve zarar verir. Karşılaşmanın mucizesinden uzak ilişkilerin kendi sonlarına doğru bir yaralanmadan diğerine koşmaktan başka yapacak bir şeyleri yok. Diğer taraftan, birinin yanında yaşamayı reddedip onun yanında deneyimlemeyi kabul edenlere ise yaşam gittikçe biçim verir. Kadın/erkek, tam anlamıyla bir yaşam biçimi haline gelir.” (138-9)

“Bunun tam zıttında, fazla inşa etmek istediklerinde çok yorucu, çok yıkıcı olan süregelen eylemci inşa yöntemleri var. Komünizm, benlikten feragat ederek değil, en küçük harekete dikkat edilerek vuku bulur. Bu bir algı düzlemi meselesi ve bu nedenle işlerin nasıl yapıldığına ilişkin. Bu, pratik bir mesele. Varlıkların – bireysel ya da kolektif – algısına erişimimizi engelleyen şey, olayların gerçekten gerçekleştiği, kolektif potansiyellerin oluşturulduğu ve bozulduğu, kendilerini güçlendirdikleri ya da çözdükleri düzlem. Bu düzlemde ve sadece orada, siyasal gerçek de dahil olmak üzere, gerçek okunabilir hale gelir ve anlam ifade eder. Komünizmi yaşamak, kişinin bağlı olduğu varlığı var etmeye çalışmak değil, bir bağlar topluluğunu konuşlandırmak ve derinleştirmek, yani bazen bazılarını kesmek demektir. Esas olan çok küçük seviyede gerçekleşir. Komünist için, mühim gerçekler dünyası görüş alanının ötesine uzanır. Bağlara dayanan algı, birey ile kolektif arasında bir seçim yapmayı reddeder ve bunu olumlu yönde yapar. Belirli bir durumda söylenmesi gerekeni söyleyen bir ‘ben’, olağanüstü potansiyele sahip bir ‘biz’ olabilir. Aynı şekilde, Komüne özgü mutluluk, tekilliklerin çokluğunu, belirli bir bağ niteliğini, dünyaya ait barındırdığı her bir parçanın kalbindeki ışıltıyı yansıtır -elveda varlıklara, çıkıntılarına, elveda bireysel ve kolektif hapsedilmelere, narsisizm saltanatına elveda. ‘Tek ve biricik ilerleme, der şair Franco Fortini, her bir tekil mevcudiyetin güç ve niteliklerini teşvik etmenin mümkün olacağı, görünür, öngörülü daha yüksek bir seviyeye ulaşmaktan ibaret ve öyle olacak.’ Terk edilecek olan ‘toplum’ ya da ‘bireysel yaşam’dan ziyade birlikte biçim verdikleri ikili. Başka bir düzleme nasıl geçileceğini öğrenmemiz gerekiyor.” (139-40)

[Dipnot: Uzay ve zamanın dört boyutunda insan mevcudiyetini hayal edelim. Herhangi bir Devletin yapmaya çalıştığı şey öznelerini şeffaf hale getirmek. Bunun için onları haritalaması gerekir. O zaman haritacının sorusu hangi “coğrafi” projeksiyonun kullanılacağıdır. İnsan, tabiri caizse, yaprağa çevrilmelidir. Ancak buna benzer her bir projeksiyonda olduğu gibi, denetimin ön plana çıkarılması için temel kabul edilen bölgelerle birlikte haritalama da oldukça siyasidir. Günümüz kapitalizminin, gözetim, denetim ve baştan çıkarmaya yönelik teknolojik aygıtlar aracılığıyla duyulmadık bir dereceye kadar başardığı şey, özneyi her biri siyasal ve ekonomik yatırımın nesnesi olan çok sayıda ölçülebilir alana bölmektir. Haritaya hiçbir şekilde zarar vermeden, biyokimyasal kolesterol, şeker, kalp atışı ölçümleriyiz; bedensel büyüklük ve biçim, hacim ve kütle ölçümleriyiz; duygusal ve bilişsel kararlılık ve zekâ ölçümleriyiz; psikolojik, sosyal ve kültürel işlevsellik, verimlilik, etnisite ölçümleriyiz; siyasi kimlik belirleme ve katılım ölçümleriyiz vs. Her durumda, her alan gözlemlenir, incelenir, kaydedilir ve daima sınırlandırılıp baştan çıkarılır. Sermayenin mikro-yönetimi kendi hırsı konusunda totaliter ve bu, bir toplumsal ilişkiler sistemi olarak kapitalizmin biçimlendirip sömürebildiğine dair imkân dahilinde tükenmez bir gerçeklik.

Kapitalizme karşı çıkabilecek olan şey burada başlamalı. Paradoksal olarak, kapitalizmin insan-özneyi böylesine parçalarken başardığı şey, eş zamanlı olarak egemen bir öznellik yanılsamasının açığa çıkmasıdır. Parçalanma her zamankinden daha fazla denetim için yoğunlaştıkça çatlaklar belirir, çatlaklardan sızarız ve öznellikler diğer öznel tekilliklerle karşılaşıp denetime meydan okuyan deneyimler üretirler.

Komünizmin bir bakıma, sermaye hareketlerinin akışı içinde yaşamın etik olarak kabul edilmesi ve şekillendirilmesi olduğu söylenebilir. Yani, bir hakikati, bedensel, duygusal ve bilişsel değişimlerin eşiklerinde her zaman gerçekler “arasında” olduğumuza dair hakikati gösterir. Kapitalizmin bu hareketleri sömürme kapasitesi, çıkarcı, geçici yerliyurtlulaşmaya, bu yüzden her şeyin istikrarlı olduğu ve müreffeh refahın bulunduğu yerlerde istikrar içinde olduğu yanılsamasını sürdürmeye dayanır. Radikal kapitalizm karşıtlığının hedef alması gereken şey, kapitalist yerliyurtlulaşmaya meydan okumak ve böylece sürekli değişmekte olan öznellikler arasında var olan çoklu akışlar içinde kapitalizmin ötesindeki potansiyel kolektif yaratıcılık için mekânlar ve zamanlar yaratmaktır.]

Kapitalizmin tahammül edemediği şey, hissetme, görme, anlama özgürlüğü ve bunların hiçbiri siyaseten kayıtsız olmamakla birlikte aramızda eşit olarak paylaştırılmıyor. Günümüz sosyal ilişkilerinde deneyimin, yaşamın yüzeyinde kalmaya mahkumuz; angajman, bağlılık, (hâlihazırda çok azını kontrol ettiğimiz zaman) “kontrolü kaybetme” riski korkusuna yol açsa bile. “Tüm bu toplumsal sirk hâlâ devam ediyorsa, bunun nedeni, sağlam bir şeye tutunana dek düşüşü kucaklamak gerektiğinde, insanların başlarını suyun üstünde tutmak için kendilerini tüketmeleridir.” (146)

Mücadelede, birlikte yaratmak için kendimizi açtığımız gerçek kolektif hayatta, duygularımız ve düşüncelerimiz derinden değişiyor. Kulağa ne kadar sıradan gelirse gelsin -ve sadece böyle geliyor çünkü dilin kendisi çok sıradan, çok boş bir hale geldi- biz artık aynı özneler değiliz, eskiden böyle ortak yaratıcılık deneyimleri yaşadığımız zamankinden farklı bir hale geldik. Fortini’nin tasavvuruna geri dönerek, komünizmden, ekonominin iktidarıyla bağını koparan -bir dünyada oluşu- beraberinde getiren bir görme biçimi olarak bahsetmeye başlayabiliriz.

“Görme becerisini müşterek kılmadan başlangıç yapıldığı takdirde şeyleri paylaşmanın bir anlamı yok. O olmadan komünizmi yaşamak, zifiri karanlıkta yapılan vahşi bir dansa benzer: istemeden ve hatta suçu kime yükleyeceğimizi bilmeden çarpışır, yaralanırız, bütün varlığımızı hüzün sarar. Tüm alanlarda herkese görme kapasitesi katmak, yeni algılar oluşturup onları sonsuza dek geliştirmek, sürekli olarak potansiyel artışına yol açmak her türlü komünist gelişmenin esas amacı olmalı. Hiçbir şeyi görmek istemeyenlerin elinden toplu felaketler yaratmaktan başka bir şey gelmez. Başkaları için olduğu kadar kendimiz için de öngörülü [geleceği görebilen, önsezili] olmalıyız.” (148)

“Yaşamın kendisi… bir mesele olduğu için, doğru komünist soru ‘nasıl üretilir?’den ziyade, ‘nasıl yaşanır?’dır”. Komünizm, tarihsel sosyalizmin her zaman “metafizik”, “erken” ya da “küçük burjuva” olarak hükmedildiği eski etik meselenin merkezde oluşudur, emeğin değil. Komünizm, genel bir detotalizasyondur ve her şeyin toplumsallaşması değildir.” (150)

“Bu yüzden bizim için komünizm nihai bir durum değildir. Ona doğru bir ‘geçiş’ yoktur. O, tümüyle geçiştir: yolda olma halidir. Farklı yaşam biçimleri, birbirleriyle sürtüşmeyi ve birbirlerine karşı hareket etmeyi, birbirleriyle çatışmayı ve zaman zaman savaşmayı asla bırakmayacak. Her şey her zaman yeniden düşünülmek zorunda kalacak.” (151)

Sonuç yerine, şair Franco Fortini’nin sözleriyle…

“Komünizm, manevi olduğu söylenen şeylerin maddiliğini mantıklı ve anlaşılır kılmayı amaçlayan maddi bir süreç. Kendi bedenimizin kitabında, insanların zamanın egemenliği altında yaptığı her şeyi okuyabildiğimiz ve insanlığın iz bırakmayacağı bir Dünyaya geçiş izlerini deşifre edebildiğimiz noktaya kadar.

Franco Fortini, “Che cos’è il comunismo”

* Yazar, metnin İngilizce esasında “men” ve “s/he” diyerek erkil ve cinsiyetçi bir tutum benimsemiştir. Çevirmen metnin bütünlüğünü bozmamak adına “(insan)” eklemek yerine yazarın kullandığı haliyle “men” kullanılan yerlerde “(erkek)” ve s/he kullanılan yerlerde “(kadın/erkek)” kelimelerini kullanmıştır (g.n – görünmez notu).

** Atıflar La fabrique tarafından 2017’de yayımlanan Maintenant makalesinin hedef metindeki İngilizce çevirilerinden alınmıştır. Hedef metinde, Maintenant makalesinin orijinal İngilizce çevirisine sadık olmayan alıntılar fark edilmiş, bu alıntılar bütünlüğü bozmamak adına değiştirilmeden çevrilmiştir (g.n – görünmez notu).

Kaynak: https://autonomies.org/2017/06/an-apology-for-communism-the-invisible-committees-now/