İş Mitolojisi

Çeviri: Gamze Boztepe

Son Okuma: Evrim Şaşmaz

Hepimiz herhangi bir an kira, ipotek, vergi, kamu hizmetleri için ödeme yapmaya son verebilirdik; hepimiz aynı anda bıraksak bunlar karşımızda güçsüz kalırdı. Hepimiz herhangi bir an işe ya da okula gitmeyi bırakabilirdik – ya da buralara gidip emirlere uymayı ya da mahalleri terk etmeyi reddedebilir, bunun yerine buraları sosyal merkezlere dönüştürebilirdik. Hepimiz herhangi bir an kimlik belgelerimizi yırtabilir, arabalarımızdan plakaları çıkarabilir, güvenlik kameralarını söküp atabilir, paraları yakabilir, cüzdanlarımızı atabilir ve ihtiyacımız olan her şeyi üretmek ve dağıtmak için kooperatif birliklerini bir araya getirebilirdik.

Ne zaman vardiyam uzasa kendimi böyle şeyler düşünürken buluyorum. Cidden aklına bu fikir gelen tek kişi ben miyim? Alışıldık itirazların hepsini hayal edebiliyorum, ama bu uçak dünyanın bir yerinde kalkışa geçerse, herkesin hızlıca bineceğine emin olabilirsiniz. Buna karşın hayatımızı harcadığımız bütün o dile gelmez yolları düşünün. Bu zincirleme reaksiyonun başlaması için ne gerekiyor? İşinden yalnızca nefret etmeyen, aynı zamanda işi tek kalemde sona erdirmeye hazır olan insanlarla tanışmak için nereye gitsem?

Bu küçük kitap, işlerimizin potansiyelimizi en iyi şekilde değerlendirmekten bizi alıkoyduğundan şüphelenen herkes için şişede bir mesajdır. Çoğumuz bunu asla yüksek sesle söylemesek bile çok fazlayız. Değiştirmek için yapabileceğimiz bir şey yokmuş gibi göründüğünde bunu dile getirmeyi istemek güç.

Bir kitap mühim şeyleri yapamaz. Bizi sokaklarda bir araya getiremez ya da hayatta kalmak için yeni yollar sağlayamaz. Yapabileceği şey sorular yöneltmek, bir sohbet başlatmak, yalnız olmadığınızı bilmenizi sağlamak, başka bir yaşam olasılığının yolunu aydınlatan bir işaret görevi görmektir. Gerisi size bağlı, hepimize bağlı. Bu tartışmaya başlamak ne kadar göz korkutucu olsa da, biz bir şeylerin değişeceğine, değişmesi gerektiğine eminiz. Hadi birbirimizi bulalım ve bunu gerçekleştirelim.

İŞGAL

Şu anda, bakkaldaki bir işyapan kendi bahçesine bakmak yerine genetiği değiştirilmiş ürünleri düzenliyor;

Bir bulaşıkçı, kendi mutfağında yıkanmamış bulaşıklar yığılıyken buharlar çıkan bir lavabonun üstünde ter döküyor;

Bir aşçı, mahalle barbeküsünde yemek pişirmek yerine yabancılardan sipariş alıyor;

Bir reklamcı, arkadaşlarıyla müzik yapmak yerine çamaşır deterjanı için reklam müziği besteliyor;

Bir kadın, kendi çocuklarına vakit ayırmak yerine, zengin insanların çocuklarına bakıyor;

Bir çocuk onu tanıyan ve onu sevenlerle birlikte büyümek yerine oraya bırakılıyor;

Bir öğrenci, ilgisini çeken bir etkinliğe katılmak yerine onunla ilgili tez yazıyor;

Bir erkek cinselliğini bir partnerle keşfetmek yerine internet pornografisi izleyerek mastürbasyon yapıyor;

Zor bir günün ardından yorulan aktivist, eğlenmek için bir Hollywood filmi açıyor;

Ve protesto etmek için kendine özgü nedenleri olan bir protestocu, bürokratik bir örgüt tarafından seri üretilmiş bir pankart taşıyor.

İşgal. Bu kelime, Doğu Avrupa sokaklarında dolaşan Rus tanklarının veya Orta Doğu’daki düşmancıl mahallelerde gergin bir şekilde devriye gezen ABD askerlerinin görüntülerini akıllara getirir.*

Ancak her işgal o kadar aşikar değildir. Bazen işgaller o kadar uzun süre devam eder ki tanklar gereksiz hale gelir. Fethedilenler onların istedikleri zaman geri dönebileceklerini hatırladıkları sürece kaldırılabilirler – ya da sebebini unutarak tanklar hala oradaymış gibi davranabilirler.

Bir işgali nasıl anlarsınız? Tarihsel olarak, işgal altındaki halklar fatihlerine bir haraç ödemek zorunda kaldılar, ya da başka bir şekilde onlara hizmet ettiler. Haraç, işgal edilenin sırf kendi topraklarında yaşamak için ödediği bir tür kiradır. Peki ya hizmet… Sahi, siz ne ile meşguldünüz? Hani bilirsiniz, sizin zamanınızı işgal eden ne? Muhtemelen bir iş veya iki iş ya da bir işe hazırlanmak ya da biten bir işten kendine gelmek ya da yeni bir iş aramak. Başka şeylerin yanı sıra kiranızı veya ipoteğinizi ödemek için o işe ihtiyacınız var – fakat içinde yaşadığınız bina sizin gibi, kiralarını ödemek için iş yapmak zorunda kalan insanlar tarafından inşa edilmemiş miydi? Aynı şey, ödemek için para kazanmak zorunda olduğunuz diğer ürünler için de geçerli; bunları siz ve sizin gibi başkaları yaptı ama şirketlerden satın almak zorundasınız, size iş yaptıran şirketlerden, ne size emeğinizden elde ettikleri tüm parayı ödeyen ne de ürünlerini size maliyetine satan şirketlerden. Size git gel yaptırıyorlar!

Hayatlarımız işgal edilmiş bölgelerdir. Topluluğunuzdaki kaynakları kim kontrol ediyor, mahallenizi ve etrafındaki manzarayı kim şekillendiriyor, programınızı gününe ve ayına kadar kim ayarlıyor? Serbest meslek sahibi olsanız bile, para kazanmak için ne yapmanız gerektiğine karar veren siz misiniz? Kusursuz mutluluk fikrinizi hayal edin – reklamlarda gördüğünüz ütopyalarla şüpheli bir benzerlik gösteriyor mu?

Sadece vaktimiz değil, heveslerimiz, cinselliğimiz, değerlerimiz, insan olmanın ne anlama geldiğine dair hissimiz – hepsi işgal altında, piyasanın taleplerine göre kalıplanmış durumda.

Ve düşman kontrolündeki tek bölge biz değiliz. Hayatımızın görünmez işgali, soyguncu baronların mülkiyet haklarını ve şirketlerin – bazıları kirasız, maaşsız ya da patronsuz bir hayatın nasıl olduğunu hala hatırlayan –  düşman yereller pahasına ticaret yapma özgürlüğünü dayatmaları için silah ve tankların hala gerekli olduğu bu fethedilmiş diyarın sınırındaki askeri işgal alanlarının aynasıdır.

Esaret altında büyümüş olsanız da onlardan o kadar da farklı olmayabilirsiniz. Ne zaman biri dikkatinize hakim olmaya çalışsa ve dikkatiniz buna uyum sağlamasa, -belki patronun odasında veya kariyer danışmanlığı sırasında veya romantik tartışmalar esnasında- kendinizle meşgul olduğunuz için azarlandınız. Yani hayalleriniz ve fantezileriniz sizdeki bazı asî yanları hâlâ tutuyor, hayatınızın bir şekilde bir işgalden daha fazlası olabileceğine dair umutları koruyor.

Her işyerinde kaytarma, aşırma ve itaatsizlikle gerilla savaşı yürüten işyapanlar olduğu gibi çalılıkların arasında da ücretli köleliğin yıkımını planlayan bir isyan ordusu var ve hâlâ katılmadıysanız, siz de onlara katılabilirsiniz. Ancak planlar yapmaya ve mızrakları bilemeye başlamadan önce, neyle karşı karşıya olduğumuza daha yakından bakalım.

İŞ

İş tam olarak nedir? Onu para yapmak uğruna yapılan bir faaliyet olarak tanımlayabiliriz. Fakat köle emeği ve ücretsiz stajlar da iş değil midir?  İşin, yapana fayda sağlasa da sağlamasa da biri için kâr biriktiren bir faaliyet olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu, daha önce bir oyun olsa bile, bir faaliyetten para yapmaya başlar başlamaz onun işe dönüştüğü anlamına mı gelir? Belki de işi, bize geri verdiğinden daha fazlasını alan veya dış güçlerin yönettiği emek olarak tanımlayabiliriz.

Ya da belki de ancak bir adım geri gidip işin gerçekleştiği bağlama bakarak ne olduğunu anlayabiliriz. “Çeşitlilik” dünyasında, ortak olarak dizildiğimiz ip bizi birbirimize bağlar: hepimiz ekonomiye tabiyizdir. Hristiyan ya da Müslüman, komünist ya da muhafazakâr, São Paulo’da ya da St. Paul’da olun, muhtemelen hayatınızın daha iyi kısmını parayla değişmeniz ya da bir başkasının bunu sizin için yapmasını sağlamanız veya bunun sonuçlarınının eziyetini çekmeniz gerekir.

Başka ne yapabilirsiniz ki? Reddederseniz, ekonomi siz olmadan da devam edecektir; ekonominin size halihazırda işsiz olan yüz milyonlarca kişiye ihtiyaç duyduğundan daha fazla ihtiyacı yoktur ve bir hiç için aç kalmanın bir anlamı yoktur.  Bir kooperatif veya komüne katılabilirsiniz, ancak yine de aynı piyasa baskılarıyla karşı karşıya kalacaksınız. Sömürüye dayalı işgücü işçileri için kampanya, lobi ve protestolar yapabilirsiniz, ancak reformları geçirmeyi başarabilseniz bile onlar da, —sizin gibi— ister maquiladoras’ta** ister STK ofislerinde olsun, yine de iş yapmak zorunda kalacaklardır. Geceleri siyah bir maskeyle dışarı çıkabilir ve alışveriş bölgesinin tüm camlarını kırıp dökebilirsiniz, ancak ertesi gün alışverişinizi başka bir yerde yapmanız gerekir. Bir milyon dolar kazanabilir ve buna rağmen diğer herkese liderlik etmeye çabalarken gece gündüz iş yapmayı bırakamazsınız. İşçiler komünist ütopyaları kurmak için hükümetleri devirmiş olsalar bile nihayetinde şanslıydılarsa işe geri döndüler.

Bütün bunlar işin kaçınılmaz olduğunu, hayatlarımıza biçim vermenin başka bir yolu olmadığını hissetmeyi kolaylaştırır. Bu, bu düzenlemeden en fazla kâr edenlerin işine yarar: Herkes bunun mümkün olan tek düzen olduğunu düşünürse, onların da bunun en iyi düzen olduğunu kanıtlamaları gerekmez. Hayat gerçekten hep böyle mi olmuştur?

Gel gör ki şimdi ekonominin geleceği bile belirsiz.

Ekonomiyi Unut – Peki ya Biz?

Ekonomi çöktüğünde, politikacılar ve uzmanlar çalışan ortalama aileler için sonuçlarına dövünürler. Acil önlemler talep ederler; ilk etapta “çalışan ortalama aileleri” yağmalayarak krize neden olan bankalara vergi mükelleflerinin milyarlarca dolarını vermek gibi. Burada dönen nedir?

Hayatımızın ekonomiye bağlı olduğu, onu döndürmenin her türlü fedakarlığa değeceği söylenir. Fakat çoğumuz için, bunun devam etmesini sağlamak her zaman bir fedakârlıktır.

Ekonomi çöktüğünde, maden şirketleri dağları patlatmayı bırakır. İmar planlamacıları, yeni ofisler ve devremülkler inşa etmek için ormanları kesmeyi bırakırlar. Fabrikalar kirleticileri nehirlere dökmeyi bırakır. Soylulaştırma durur. İşkolikler önceliklerini yeniden gözden geçirir. Hapishaneler tutsakları serbest bırakmak zorunda kalır. Polis teşkilatları yeni silah satın alamazlar. Hükümetler protestocuları kitlesel olarak tutuklamanın masrafını karşılayamaz. Polis amirleri bazen ipotekli evlerden aileleri tahliye etmeyi bile reddederler.

Elbette daha milyonlarca kişi evlerinden zorla çıkarılıyor ve aç kalıyor. Ancak sorun barıma ya da yiyecek olmaması değil; buna neden olan kriz değil, sistemin hâlâ işler olmasıdır. Çöküşten uzun süre önce, binalar bomboş dururken insanlar evlerinden çıkarıldı ve artan yemekler çürürken aç kaldılar. Ekonomik durgunluk sırasında daha fazla insan aç kalıyorsa, bunun nedeni üretici kapasitelerimizde önemli herhangi bir değişiklik olmasından değildir, bu sadece toplumumuzun kaynakları her zaman akıl dışı bir şekilde nasıl dağıttığına dair başka bir örnektir.

İşçiler greve gittiğinde, çöküş sırasındaki bazı etkilerin aynılarını görebilirsiniz. Aç kalabilirler, ancak günlük çarkın kısıtlamaları dışında birbirlerini tanıdıkça güçlerine yönelik yeni bir farkındalık da geliştirebilirler. Toplumun geri kalanı aniden onların var olduklarını fark eder. Bazen yeni kolektif projeler ve karar alma yolları geliştirirler. Hatta bazen işyerlerini devralırlar ve onları kâr ve rekabet mantığı dışında bir şeyler yapmak için kullanırlar. Aynısı öğrenci işgalleri için de geçerlidir.

Bu yüzden belki de asıl mesele çöküş ve grevlerin yeterince ileri gitmemesidir. Ekonomi hayatımızı yönettiği sürece, herhangi bir kesinti bizim için zor olacaktır. Ama her şey yolunda gitse bile, bize hayallerimizin dünyasını asla sunmayacaktır. Değişim için hazır olsak da olmasak da işler sonsuza dek bu şekilde devam edemez. Şimdi çevre kirliliği binlerce türü öldürürken ve kutuplardaki buzulların erimesine neden olurken doğru yolda olduğumuza hâlâ kim inanabilir? Küresel ısınma ve nükleer savaşla beraber, endüstriyel kapitalizm yeryüzünde yaşamı sonlandırmanın en az iki farklı yolunu halihazırda üretti. Bu kulağa pek istikrarlı gelmiyor!

Bir yüzyıl daha hayatta kalmak istiyorsak, şu anki yaşam tarzımızın temeli olan mitolojiyi yeniden gözden geçirmeliyiz.

İŞ MİTOLOJİSİ

Ya kimse iş yapmasa? Sömürüye dayalı ticarethaneler boşalır ve en azından kimsenin gönüllü olarak yapamayacağı şeyleri üreten montaj hatları durma aşamasına gelir.

Tele pazarlama biter. Sadece varlık ve unvan yüzünden başkalarına hükmeden aşağılık kişiler daha iyi sosyal beceriler öğrenmek zorunda kalırlar. Trafik sıkışıklığı ve böylece petrol atıkları da sona erer. İnsanlar takas ve paylaşıma geri döndükçe kağıt para ve iş başvuruları da kıvılcım çıkarmak için kullanılır. Çimenler ve çiçekler, kaldırımdaki çatlaklardan büyüyerek sonunda meyve ağaçlarına yer açarlar.

Ve hepimiz açlıktan ölürüz. Ancak evrak işleri ve performans değerlendirmeleriyle pek de idare edemiyoruz, değil mi? Para için yaptığımız ettiğimiz şeylerin çoğu hayatta kalmamızla ve de hayata anlam veren şeylerle açık bir şekilde alakasız.

İŞ GEREKLİDİR

Bu, “iş” ile ne kastettiğinize göre değişir. Kaç kişinin bahçecilikten, balık tutmaktan, marangozluktan, yemek yapmaktan ve hatta bilgisayar programlamadan yalnızca kendileri için keyif aldığını düşünün. Ya bu tür bir faaliyet tüm ihtiyaçlarımızı giderebilseydi?

Yüzyıllardır insanlar teknolojik ilerlemenin yakında insanlığı iş yapma ihtiyacından kurtaracağını iddia etmişlerdir. Bugün bizden öncekilerimizin hayal bile edemedikleri yeteneklere sahibiz ama bu öngörüler hala gerçekleşmedi. ABD’de, birkaç kuşak önceki iş saatlerine göre daha uzun saatler iş yapıyoruz; yoksullar hayatta kalmak için, zenginler rekabet etmek için. Diğerleri umutsuzca iş arıyor, bu ilerlemenin sağlaması gereken konforlu boş vakitten neredeyse hiç zevk almıyorlar. Ekonomik durgunluk laflarına ve kemer sıkma önlemlerine duyulan gereksinime rağmen şirketler rekor kazançlar bildiriyor, en zenginler her zamankinden daha zengin ve muazzam miktarda meta sadece çöpe atılmak için üretiliyor. Varlık bulunuyor ama insanlığı özgürleştirmek için kullanılmıyor.

Ne tür bir sistem eşzamanlı olarak hem bolluk üretir hem de bundan en iyi şekilde yararlanmamızı engeller? Serbest piyasa muhafızları başka bir seçenek olmadığını savunuyor; toplumumuz bu şekilde örgütlendiği sürece başka bir seçenek yok.

Ancak bir zamanlar, mesai kartları ve etkin güç öğle yemeklerinden önce, her şey iş olmadan yapılırdı. İhtiyaçlarımızı karşılayan doğal dünya henüz oyulmamış ve özelleştirilmemişti. Bilgi ve beceriler pahalı kurumlar tarafından rehin tutulan lisanslı uzmanların özel alanları değildi. Zaman, üretici iş ve tüketici aylaklık olarak bölünmemişti. Bunu biliyoruz çünkü iş sadece birkaç bin yıl önce icat edildi ama insanlar yüzbinlerce yıldır buralardalar. Bize yaşamın o zamanlar “ıssız, fakir, nahoş, acımasız ve kısa” olduğu söylendi ancak bu anlatı bize bunu yaşayanlardan değil, bu yaşam biçimini yok edenlerden geliyor.

Bu, eski hale dönmemiz gerektiği ya da dönebileceğimiz anlamına gelmez; sadece durum şu anda olduğu gibi kalmak zorunda değil. Bizden çok öncekiler bugün bizi görebilselerdi muhtemelen bazı icatlarımızdan dolayı heyecanlanır ve bazıları hakkında dehşete düşerlerdi ama her koşulda bunları nasıl kullandığımıza dair kesinlikle şok olurlardı. Bu dünyayı emeğimizle inşa ettik ve belirli engeller olmazsa daha iyisini yapabiliriz. Bu öğrendiğimiz her şeyden vazgeçmemiz anlamına gelmez. Sadece işe yaramadığını öğrendiğimiz her şeyden vazgeçmek demektir.

İŞ ÜRETKENDİR

İşin üretken olduğu pek inkâr edilemez. Sadece birkaç bin yılda, dünya yüzeyini çok büyük oranda değiştirdi.

Ama iş tam olarak ne üretiyor? Milyarlarca tek kullanımlık yemek çubuğu; birkaç yıl içinde işe yaramaz hale gelen dizüstü bilgisayarlar ve cep telefonları. Kilometrelerce çöplük ve tonlarca kloroflorokarbon. Emek başka yerde daha ucuza geldiğinde paslanacak olan fabrikalar. Bir milyar kişi yetersiz beslenmeye maruz kalırken, stok fazlası yiyeceklerle dolu çöp kutuları; sadece zenginlerin karşılayabileceği tıbbi tedaviler; arzuları kâr amaçlarına ve ihtiyaçları mülkiyet haklarına tabi eden bir toplumda çoğumuzun vakit bulamadığı romanlar, felsefeler ve sanat hareketleri.

Ve tüm bu üretim için kaynaklar nereden geliyor? Yağmalanan ve sömürülen ekosistemlere ve topluluklara neler oluyor? Eğer iş üretkense, daha da yıkıcı oluyor.

İş, yoktan meta üretmez; bu bir sihirbazlık numarası değildir. Aksine, tüm canlıların paylaştığı ortak hazine biyosferden hammaddeleri alır ve bunları piyasa mantığının hareketlendirdiği ürünlere dönüştürür. Dünyayı bilanço üzerinden görenler için bu bir iyileşmedir, ancak geri kalanlarımız buna kanmamalı.

Kapitalistler ve sosyalistler, her zaman işin değer ürettiğine kesin gözüyle baktılar. İşçiler farklı bir olasılığı dikkate almak zorunda; işin değer tükettiğini. Bu yüzden ormanlar ve kutuplardaki buzullar yaşamımızın saatleriyle birlikte tüketiliyor: işten eve geldiğimizde vücudumuzdaki ağrılar, küresel ölçekte meydana gelen hasara paralel.

Bütün bunlar değilse ne üretmeliyiz? Mutluluğun kendisine ne dersiniz? Faaliyetlerimizin temel amacının varlık biriktirmek veya rekabeti üstün kılmak yerine yaşamı en iyi şekilde değerlendirmek, gizemlerini keşfetmek olduğu bir toplum hayal edebiliyor muyuz? Tabii ki böyle bir toplumda maddi mal üretmeye devam edebiliriz, ancak kâr uğruna rekabet etmek için değil. Festivaller, bayramlar, felsefe, romantizm, yaratıcı arayışlar, çocuk yetiştirme, arkadaşlık, macera — bunları boş zamanımıza sıkıştırmak yerine yaşamın merkezi olarak hayal edebilir miyiz?

Bugün işler tersine dönmüştür – mutluluk anlayışımız üretimi teşvik etmek için bir araç olarak inşa edilmiştir.

Küçük mucizevi ürünler bizi dünyadan uzaklaştırmaktadır.

İŞ VARLIK YARATIR

İş öylece evvelden yoksulluk olan yerde varlık yaratmaz. Aksine, bazıları diğerlerinin pahasına zenginleştiği sürece, iş de doğrudan kârla doğru orantılı olarak yoksulluk yaratır.

Yoksulluk nesnel bir durum değil, kaynakların eşit olmayan şekilde dağıtımıyla üretilen bir ilişkidir. İnsanların her şeyi paylaştığı toplumlarda yoksulluk diye bir şey yoktur. Kıtlık olabilir, ancak hiç kimse, bir kısım ne yapacağını bilmediği kadar fazlasına sahipken, yoksunluğa mecbur olmanın onur kırıcılığına maruz kalmaz. Kâr biriktikçe ve toplumda nüfuz sahibi olmak için gerekli asgari varlık eşiği giderek yükseldikçe, yoksulluk daha da tüketici hale gelir. Bu bir sürgün biçimidir, toplumdan dışlanırken onun içinde kalan sizler için en acımasız sürgün biçimi. Ne dahil olabilirsiniz ne de başka bir yere gidebilirsiniz.

İş sadece varlığın yanında yoksulluk yaratmaz – yoksulluğu uzağa ve geniş bir alana yayarken varlığı birkaç kişinin elinde toplar. Her Bill Gates için bir milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşamak zorundadır; Her Shell için bir Nijerya olması gerekir. Ne kadar çok iş yaparsak, emeğimizden o kadar çok kâr elde edilir ve bizi sömürenlere kıyasla daha fakir oluruz.

Yani iş varlık yaratmanın yanında insanları fakirleştirir. Hatta bu, işin bizi diğer tüm etkenlerle fakirleştirmesini, kendi kaderini tayinde fakirliği, serbest zamanda fakirliği, sağlıkta fakirliği, kariyerlerimizin ve banka hesaplarımızın ötesinde benliğimizin fakirliğini, ruhsal olarak fakirliği hesaba katmadan önce de açıktır.

GEÇİNMEK İÇİN İŞ YAPMAN GEREKİR

“Yaşam Maliyeti” tahminleri yanıltıcıdır – toplamda yaşamak kısmına dair devam eden çok az şey var! Bu daha ziyade “İş Maliyeti”dir ve ucuz değildir.

Herkes ev temizlikçilerinin ve bulaşıkçıların ekonomimizin bel kemiği olmak için ne bedel ödediğini bilir. Tüm yoksulluk belaları – bağımlılık, parçalanmış aileler, sağlıksızlık – olağandır; bunlardan kurtulabilenler ve bir şekilde zamanında açığa çıkaranlar mucizeler yaratır. Bu gücü, işverenleri için kâr elde etmekten başka bir şeye kullanmakta özgür olsalardı, neler başarabileceklerini bir düşünün!

Peki ya işverenleri? Onlar piramitte daha yüksekte oldukları için şanslılar mıdır? Daha yüksek bir maaş kazanmanın, daha fazla paraya ve dolayısıyla daha fazla özgürlüğe sahip olmak anlamına geleceğini düşünebilirsiniz, ancak bu o kadar basit değildir. Her iş gizli maliyetlere yol açar: Bir bulaşıkçının her gün işe gidiş geliş için otobüs ücreti ödemesi gerektiği gibi, bir şirket avukatının son dakikada herhangi bir yere uçabilmesi,  resmi olmayan iş toplantıları için bir kulüp üyeliği edinmesi, potansiyel müşteri olabilecek misafirleri ağırlayacak küçük bir konağa sahip olması gerekir. Bu nedenle, orta sınıf işyapanların önde oldukları sidik yarışını bırakmak için yeterli parayı biriktirmeleri çok zordur: Ekonomide öne geçmeye çalışmak temelde yerinde koşmak demektir. En iyi ihtimalle, daha lüks bir koşu bandına yükselebilirsiniz, ancak üstünde kalmak için daha hızlı koşmanız gerekir.

Ve iş yapmanın sırf finansal maliyetleri en az maliyetli olanlarıdır. Bir ankette, hayatın her kesiminden insana istedikleri hayatı yaşamak için ne kadar paraya ihtiyaç duyacakları sorulmuş; yoksulundan aristokratına kadar herkes, mevcut gelirleri ne olursa olsun, yanıt olarak mevcut gelirlerinin yaklaşık iki katını söylemiş.

Yani para sadece elde etmesi masraflı değil, aynı zamanda bağımlılık yapan bir madde gibi giderek daha az tatmin ediyor! Ve hiyerarşide ne kadar yukarı çıkarsanız, yerinizi korumak için o kadar çok mücadele etmek zorunda kalırsınız. Zengin yönetici, asi tutkularından ve vicdanından vazgeçmek, emeğini onun konforu için sunan talihsizlerden daha fazlasını hak ettiğine kendisini ikna etmek, sorgulayan, paylaşan, kendini başkalarının yerinde hayal eden her dürtüsünü boğmak zorundadır; bunu yapmazsa er ya da geç, daha acımasız bir rakip onun yerini alır. Hem mavi yakalı hem de beyaz yakalı işçiler kendilerini hayatta tutan işleri sürdürmek için sürünmek zorundadır; bu tam anlamıyla fiziksel veya ruhsal yıkım meselesidir.

Bunlar bireysel olarak ödediğimiz bedellerdir, ancak tüm bu işler için ödenecek küresel bir bedel de var. Çevresel bedellerin yanı sıra, iş kaynaklı hastalıklar, yaralanmalar ve ölümler var: Her yıl hamburger satarak binlerce kişiyi öldürüyor ve hayatta kalanlara sağlık kulübü üyeliği satıyoruz. ABD Çalışma Bakanlığı, 2001’de, 11 Eylül saldırılarında ölen insanlardan iki kat fazla sayıda insanın ölümcül iş yaralanmalarına maruz kaldığını ve iş kaynaklı hastalıkların bu hesaba henüz dahil edilmediğini bildirdi. Her şeyden önce, diğer tüm bedellerden çok daha ağır bir bedel var; kendi hayatlarımızı nasıl yönlendireceğimizi asla öğrenmemek ve bize kalsa, bu gezegende ne yapacağımız sorusuna yanıt verme, hatta bu soruyu sorma şansını bile asla elde etmemek. İnsanların çok meşgul, çok yoksul ya da çok fazla mağlup olduğu bir dünyaya razı olarak ne kadar şeyden vazgeçtiğimizi asla bilemeyiz.

Madem bu kadar pahalı, neden iş yapıyoruz? Cevabı herkes biliyor – hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğumuz kaynakları elde etmenin veya bu nedenle topluma katılmanın başka hiçbir yolu yok. Başka yaşam biçimlerini mümkün kılan daha önceki tüm toplumsal formlar ortadan kaldırıldı – fetihçiler, köle tüccarları ve ne kabileyi ne geleneği ne de ekosistemi sağlam bırakmayan şirketler tarafından yok edildiler. Kapitalist propagandanın aksine, eğer özgür insanlar başka seçeneklere sahip olurlarsa, çok düşük bir ücret için fabrikalara doluşmazlar, marka ayakkabılar ve yazılımlar karşılığında bile.

İş yapmak, alışveriş yapmak ve faturaları ödemek, her birimiz bu faaliyetleri gerektiren koşulları sürdürmeye yardımcı oluruz. Kapitalizm var çünkü her şeyi ona yatırıyoruz: tüm enerjimiz ve yaratıcılığımızı piyasaya, tüm kaynaklarımızı süpermarketlere ve borsaya, tüm dikkatimizi medyaya. Daha açık olmak gerekirse, kapitalizm var çünkü günlük faaliyetlerimiz kapitalizmin kendisi. Ama başka bir seçeneğimiz olduğunu hissedersek, onu yeniden üretmeye devam eder miyiz?

İŞ DOYGUNLUĞUN BİR YOLUDUR

Aksine, insanların mutluluğa ulaşmasını sağlamak yerine, iş kendini inkârın en kötüsünü teşvik eder.

Öğretmenlere, patronlara, piyasanın taleplerine itaat ederek (yasalardan, ebeveynlerin beklentilerinden, kutsal kitaplardan, toplumsal normlardan bahsetmiyorum bile) bebeklikten itibaren arzularımızı bekletmeye için koşullandık. Bizim bir çıkarımız olsun ya da olmasın, emirlere uymak bilinçsiz bir refleks, uzmanlara teslim olmak doğal hale geliyor.

İçimizden geldiği için bir şeyler yapmak yerine zamanımızı satarak, hayatlarımızdan ne edindiğimize değil, karşılığında ne kadar alacağımıza dayanarak hayatlarımızı değerlendiriyoruz. Hayatlarımızı saat başına satan serbest çalışan (freelancer) köleler olarak her birimizin bir ücreti olduğunu düşünüyoruz; ücret miktarı bizim değer ölçütümüz haline geliyor. Bu anlamda tıpkı diş macunu ve tuvalet kağıdı gibi metalar haline geliyoruz. Bir zamanlar domuz olanın şimdi domuz pirzolası olması gibi, bir zamanlar bir insan olan da şimdi bir işyapan. Hayatlarımız yok oluyor, onlarla takas ettiğimiz para gibi harcanıyor.

Çoğu zaman, bizim için değerli olan şeyleri feda etmeye öyle alışıyoruz ki fedakarlık bir şeyi önemsediğimizi ifade etmek için tek yolumuz haline geliyor. Mutluluğu bulmamız için bize yardım etmeleri gerekirken, kendimizi fikirler, amaçlar, karşılıklı sevgi için feda ediyoruz.

Örneğin, insanların diğerleri için en çok kendinden feda eden kişi olmak için yarışarak şefkatlerini gösterdikleri aileler var. Haz doyumu sadece ertelenmiyor, bir nesilden diğerine atılıyor. Muhtemelen yıllarca karşılıksız çabalarla biriktirilmiş tüm mutluluğun nihayet tadını çıkarma sorumluluğu çocuklara bırakılıyor; oysa yaşlandıklarında eğer sorumlu yetişkinler olarak görüleceklerse, onların da tırnakları etlerinden ayrılana kadar iş yapmaya başlaması gerekir.

Ama mevzunun bir yerde bitmesi gerekiyor.

İŞ İNİSİYATİF AŞILAR

Günümüzde insanlar çok iş yapıyor, bu kesin. Kaynakların piyasa performansına bağlı kullanımı, benzeri görülmemiş bir üretime ve teknolojik ilerlemelere neden oldu. Gerçekten de piyasa kendi yaratıcı kapasitemize erişimi, birçok insanın sadece hayatta kalmak için değil aynı zamanda yapacak bir şeyleri olması için iş yapacağı şekilde tekelleştirmiştir. Fakat bu ne tür bir inisiyatif aşılıyor?

Gezegenin karşı karşıya kaldığı en ciddi krizlerden biri olan küresel ısınmaya geri dönelim. Onlarca yıl boyunca inkâr ettikten sonra, politikacılar ve işinsanları*** nihayetinde bu konuda bir şeyler yapmak için harekete geçtiler. Ve ne yapıyorlar? Nakit para kazanmanın yollarını arıyorlar! Karbon emilim kredisi, “temiz” kömür, “yeşil” yatırım firmaları – bunların sera gazı üretimini engellemenin en etkili yolu olduğuna kim inanır? Kapitalist tüketiciliğin neden olduğu bir felaketin daha fazla tüketime teşvik etmek için kullanılması ironik, ancak işin aşıladığı inisiyatifin ne çeşit bir inisiyatif olduğuna dair çok şey ortaya koyuyor. Yeryüzünde yaşamın sona ermesini önleme göreviyle karşı karşıya olan ne çeşit bir insan “Hayhay, ama benim bu işten çıkarım ne olacak?” diye yanıt verir?

Toplumumuzdaki her şey başarılı olmak için bir kâr güdüsü ile yönlendirilmek zorundaysa, bu sonuçta inisiyatif değil başka bir şey olur. Gerçekten inisiyatif almak, yeni değerler ve yeni davranış şekilleri başlatmak… Bunlar girişimci işinsanı için olduğu kadar en kayıtsız işyapanı için de akla hayale sığmaz bir şeydir. Peki ya iş yapmak, yani yaratıcı güçlerinizi ister yöneticilere ister müşterilere olsun, başkalarına kiralamak, aslında inisiyatifi aşındırıyorsa?

Bunun kanıtları işyerinin ötesine uzanır. Tek bir iş gününü kaçırmayanlardan kaçı müzik grubu faaliyetine vaktinde gelemiyor? Okul gazetelerini zamanında bitirebilsek bile kitap kulüplerimizin okumalarına ayak uyduramıyoruz; yaşamlarımızda gerçekten yapmak istediğimiz şeyler yapılacaklar listesinin en altında oluyor. Bir işin sonunu getirme kabiliyeti, dış ödüller veya cezalarla ilişkili olarak bizim dışımızda bir şey haline geliyor.

İnsanların yaptığı her şeyi, istedikleri için yaptıkları, bunu gerçekleştirmek için kişisel olarak yatırım yaptıkları bir dünya hayal edin. Alakasız işyapanları motive etmek için uğraşan herhangi bir patron için, aynı projelere eşit olarak yatırım yapan insanlarla iş yapma fikri ütopik gelir. Ancak bu, patronsuz ve maaşsız hiçbir şeyin yapılmayacağının kanıtı değildir— sadece işin bizi inisiyatiften nasıl mahrum bıraktığını gösterir.

İŞ, GÜVENCE SAĞLAR

Diyelim ki işiniz sizi asla yaralamıyor, zehirlemiyor veya hasta etmiyor. Ekonominin çökmediğini, işinizi ve tasarruflarınızı kendisiyle birlikte götürmediğini ve sizden daha kötü anlaşması olan birinin sizi incitmeyi ya da soymayı başaramadığını da varsayalım. İşten çıkarılmayacağınızdan hala emin olamazsınız. Günümüzde hiç kimse hayatı boyunca aynı işveren için iş yapmıyor; daha genç ve daha az maliyetli birisi olduğunda size yol verene veya işinizi yurtdışında daha ucuza yaptırana kadar birkaç yıl bir yerde iş yaparsınız. Alanınızda en iyisi olduğunuzu kanıtlamak için beliniz bükülebilir ve sonunda yine de dımdızlak kalabilirsiniz.

İşverenlerinize kurnaz kararlar vermeleri konusunda güvenmeniz gerekir ki maaş çekinizi yazabilsinler; parayı boşa harcayamazlar, harcarlarsa size verecek paraları olmaz. Ama bu kurnazlığın ne zaman size karşı döneceğini asla bilemezsiniz: Geçiminiz için bağımlı olduğunuz kişiler bulundukları yere duygularıyla hareket ederek gelmediler. Serbest meslek sahibi iseniz, piyasanın da ne kadar değişken olabileceğini muhtemelen biliyorsunuzdur.

Gerçek güvenceyi ne sağlayabilir? Belki de insanların birbirlerine göz kulak oldukları uzun süreli bir topluluğun, finansal teşviklerden ziyade karşılıklı desteğe dayalı bir topluluğun parçası olmak. Ve bugün böyle bir topluluk kurulmasının önündeki en büyük engellerden biri nedir? İş.

İŞ SORUMLULUK ÖĞRETİR

Tarihteki adaletsizliklerin çoğunu kim yaptı? İşyapanlar. – size ilk onlar söyleyecek olsa bile – bu tam olarak adaletsizliklerden sorumlu oldukları anlamına gelmez! Maaş almak, eylemlerinizin sorumluluğunu ortadan kaldırır mı? İş yapmak, bu sorumluluğu ortadan kaldırdığı izlenimini destekler. Nuremburg savunması, “Ben sadece emirlere uyuyordum”, milyonlarca işyapanın marşı ve mazereti oldu. Vicdanını işyeri kapısında emanete bırakmak – aslında paralı bir asker olmak – konusundaki bu isteklilik, insanlığa bela olan birçok sorunun temelinde yatar.

İnsanlar, emir aldıklarında yaptıkları kadar değil belki ama, emir almadan da korkunç şeyler yaptılar . Kendi adına hareket eden bir kişiyi ikna edebilirsiniz; kararlarından sorumlu olduğunu kabul eder. Öte yandan işyapanlar, sonuçlarını düşünmeyi reddederken hayal edilemez derecede aptalca ve yıkıcı şeyler yapabilirler. Elbette asıl sorun, işyapanların eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmeyi reddetmesi değil, sorumluluk almayı bu denli pahalı hale getiren ekonomik sistemdir.

İşyapanlar zehirli atıkları nehirlere ve okyanuslara atar.

İşyapanlar inekleri katleder ve maymunlar üzerinde deneyler yapar.

İşyapanlar kamyonlar dolusu yiyeceği çöpe atar.

İşyapanlar ozon tabakasına zarar verir.

Onlar her hareketinizi güvenlik kameralarından izlerler.

Onlar kiranızı ödemediğiniz zaman sizi tahliye ederler.

Onlar vergilerinizi ödemediğiniz zaman sizi hapse atarlar.

Onlar ödevinizi yapmadığınızda veya zamanında işe başlamadığınızda sizi küçük düşürürler.

Onlar özel hayatınızla ilgili bilgileri kredi raporlarına ve FBI dosyalarına girerler.

Onlar size hız cezası verirler ve arabanızı çekerler.

Onlar tek tip sınavları, ıslah evlerini ve zehirli iğneyle infazları uygularlar.

İnsanları gaz odalarına tıkan askerler işyapandı,

Tıpkı Irak ve Afganistan’ı işgal eden askerler gibi,

Tıpkı onları hedef alan canlı bombalar gibi – onlar da cennette karşılığını almayı uman, Tanrı’nın işyapanları.

Şu konuda açık olalım – işi eleştirmek emeği, çabayı, hevesi veya adanmayı reddetmek anlamına gelmez. Her şeyin eğlenceli ya da kolay olmasını talep etmek anlamına da gelmez. Bizi iş yapmaya zorlayan güçlere karşı mücadele etmek zor iştir. Tembellik işin bir alternatifi değildir, ancak bunun bir yan ürünü olabilir. Mevzunun temeli basit: Hepimiz potansiyelimizden uygun gördüğümüz gibi en iyi şekilde faydalanmayı, kendi gemimizin kaptanı olmayı hak ediyoruz. Hayatta kalmak için bu şeyleri satmaya zorlanmamız trajik ve küçük düşürücüdür. Bu şekilde yaşamak zorunda değiliz.

* Biz bu analojide hem tarihsel hem de siyasal bir sorun görüyoruz ama metin bütünlüğüne müdahale etmemek adına değiştirmedik (g.n. – görünmez notu)

** NAFTA benzeri vergisiz üretim fazlası ihracat şirketlerine Latin Amerika genelinde verilen isim.

*** Yazar metnin İngilizce esasında “businessmen” diyerek erkil ve zihniyetçi tutum benimsemiştir. Çevirmen çeviriyi feminist müdahale alanı olarak kullanarak inisiyatif kullanmış ve “işinsanı” olarak çevirmiştir.



Kaynak: https://crimethinc.com