Bir Hükümet Biçimi Olarak Ekonomi: Şimdi, Görünmez Komite

Yazar: Julius Gavroche

Çeviri: Gamze Boztepe

Son Okuma: Evrim Şaşmaz

Şeylerin hayret verici gerçekliği

Her gün benim keşfim.

Neyse odur her şey,

Ve birine anlatmak zor, bunun beni ne kadar mutlu ettiğini,

Bana ne kadar yettiğini.

Kolumu uzatırsam, tam kolumun vardığı yere varırım –

Bir santim bile uzağına değil.

Dokunduğum yere dokunurum sadece, düşündüğüm yere değil.

Sadece olduğum yere oturabilirim.

Ve bu komik, gerçekten hakiki olan tüm hakikatler gibi.

Ama asıl komik olan, hep başka bir şeyler düşünmemiz.

Ve gerçeklikten kaçarak yaşamamız.

Ve hep onun dışındayız, çünkü buradayız.

Alberto Caeiro / Fernando Pessoa, The Keeper of Flocks (Sürülerin Bekçisi)

Dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan, endüstriyel üretim ve hizmet sunum merkezlerinde maaş için çalışmaya ve bu tür emeğe zorlanmaya devam ederse, diğer milyonlarcası aynı ekonomi tarafından gereksiz hale getirilir.

İstihdam edilmişler bile giderek prekaryalığın daha şiddetli biçimleri altında çalışıyorlar; bu insanların taş çatlasa kullanışlılık oranları ölçülüyordur.

Endüstriyel kapitalizm emeği (ve onun kurumsallaşmış sosyalizm ve komünizmlere aksedilmiş yansıması) üzerinden yapılan evvelki emek ve sosyal entegrasyon övgüsü, tek amacı kendisinin yani hesaplanabilir çıkarların yeniden üretimini genişletmek olan bir ekonomide ölüyor. İşçilerin ve tüketicilerin hâkim olunması ve sömürülmesi gereken ve buna paralel olarak, aynı zamanda değerlerine bağlı olarak dikkate alınmaması ve unutulması gereken ihtiyaçları, bu amaç için bir araçtan başka bir şey değil. Ve üretimde teknolojinin daha hızlı ve genişleyen kullanımı, giderek daha fazlasını değersiz olmaya zorluyor. Kapitalizm insan olmadan kendisini yeniden üretebilseydi, o zaman kaderimize nihayet karar verilirdi.

Sırasıyla Karl Marx ve Guy Debord tarafından analiz edildiği haliyle, kapitalizmde “mübadele değeri”nin “kullanım değeri” üzerindeki hâkimiyeti ile “meta biçimi” ya da egemenliği altında tüm temsillerin sırayla metalaştırıldığı “gösteri”, bizi çağdaş ekonomi anlayışında ancak buraya kadar getirebiliyor.

Çokun giderek büyüyen gereksizliğinde açığa çıkan emek krizi ya da ölümü, esasen bir hükümet biçimi olan bir “ekonominin” totaliter doğasının tanığıdır. Emek ekonomisi de bununla beraber aynı ölçüde öyleydi. Ve haliyle, günümüzde “tam istihdam”a vaat edilen bir geri dönüşün siyasi saçmalığı (geçmişte farklı nedenlerle ve farklı bir ölçekte mümkün olmadığı gibi, mevcut koşullarda da bu mümkün değildir) ile geçmişte, Sağ’ından Sol’una siyasi aktörler arasındaki iş yüceltilmesine dair körlük…

Maaşlı emek, eski kölelik ilişkilerinin bir dönüşümüydü. Aynı zamanda, “köleler”, yani insan enerjisini yönetmeye ve sömürmeye yönelik belirli biçimlere elverişli ve bunları kabul eden öznellikler yaratmaya çalıştı ve yarattı.

Bir erkeği (erkeği/kadını)* ‘emeğinin gücünün sahibi’ yapmak ve onu ‘satması’ için istekli hale getirmek, yani İşçi suretini olağan hale getirmek, bol miktarda terör, denetim önlemleri ve ölümle birlikte büyük bir talan, kovma, yağma ve yıkım gerektiren bir şeydir. Ekonominin siyasi karakteri, yalnızca işin getirilerine dikkat edilirse kavranamaz; bu sonuncusu, mal üretmektense işçi, başka bir deyişle, benlik, dünya ve diğerleriyle belirli bir ilişki, üretmekle daha ilgilidir. Maaşlı emek, belirli bir düzeni sürdürmenin yoluydu. Montaj işçisinin kopan vücudunu, bir metan patlamasıyla ölen madenciyi veya aşırı idari baskı altında çalışanların psikolojik yıpranmasını unutmamızı sağlayan içerdiği temel şiddet, hayatın anlamını şekillendirir. Maaşlı işçi, zamanını satarken, kendisini istihdam edildiği şeyin öznesi haline getirirken, varoluşunun anlamını onu umursamayan hatta görevi onu çiğnemek olan kişilerin eline bırakır. Maaşlı emek, kadınlar ve erkeklerin, “kendilerini kullanışlı kılarken”, “kariyer yaparken”, “hizmet ederken” nesiller boyunca hayatın anlamı sorusundan kaçınarak yaşamalarına izin verdi. İşçi, bu soruyu hep onurlu bir sosyal yaşam sürdüreceği daha sonraya – emekliliğe kadar diyelim – bırakmakta özgürdü. Ve emekli olunduğunda, anlaşılan o ki bunu sormak için “çok geç” olduğundan, geriye sabırla ölümü beklemekten başka bir şey kalmazdı. Böylece kişi, bütün bir hayatı gerçekten hiç yaşamadan harcamayı başaracaktı. Dolayısıyla, maaşlı emek, bizi anlamın ve insan özgürlüğünün ağır yükünden kurtardı. Munch’un Çığlık’ı çağdaş insanlığın gerçek yüzünü, bugün hâlâ, boşuna resmetmez. Bu umutsuzluk figürünün iskelesinde bulamadığı şey “nasıl yaşanır?” sorusunun cevabıdır.” (89-90)**

Emek toplumunun parçalanması, yeniden örgütlenme için hem fırsatlar hem de risk oluşturur. “İnsanların zamanlarını ve yaşamlarını öngörülemez bir şekilde değerlendirecek olmaları, hatta hayatın anlamına dair soruyu merkeze alacak olmaları risktir.” (90-1) O halde böyle bir “varoluşsal” özgürlükten kurtulmak için, yeni “serbest” zaman sömürgeleştirilir, tüketim talepleri buna yatırım yapar. Tüketim nesneleri ve örüntüleri sosyal olarak zorunlu hale gelir, keyif ve haz kaynağı olarak kabul edilirler. Tüketmemek ya da tüketmek istememek eksantriktir, hatta bir psikolojik rahatsızlık belirtisidir. Ve eğer tüketim tapınakları ve fantezileri baştan çıkaramazsa, kontrol teknolojileri ve meslekleri bu boşluğu doldururlar. Bunlar da başarısız olduğunda, polis müdahale eder.

“Güvenliğe ve kontrol çılgınlığına doğru mevcut telaşı 11 Eylül saldırılarına bir karşılık olarak görmektense, tam olarak 2000 yılından bu yana ilk defa istihdam hacminde bir azalmaya neden olan teknolojik yeniliğe dair oturmuş ekonomik gerçeğe bir karşılık olarak görmek aptalca olmaz. Maaş denetimi artık nüfusu kontrol için yeterli olmadığından, şimdi her bir faaliyetimizi, her bir temasımızı, her bir hareketimizi kitlesel olarak ölçmeleri, her yere kameralar ve sensörler yerleştirmeleri gerekir. Kişi sadece mükemmel şekilde kontrol edilen bir nüfusa evrensel bir temel gelir verilmesini hayal edebilir.” (91)

Ancak, yeni ekonomide esas olan başka bir yerde yatar. Ekonominin siyasi saltanatını maaşın ötesinde korumak için para, daha da geniş sosyal ilişki alanları ve zamanını doldurmak üzere kazanılır. Para, faaliyetlerin evrensel arabulucusu olması için kazanılır. “Emeğin yokluğunda, para kazanma zorunluluğunun sürdürülmesi gerekir.” (92)

“Ekonominin bağrında bir saltanat devrine tanığız. Görkemli İşçi figürünün yerini eğri büğrü Sıçan [Fr. Crevard; açlıktan ölen, ölmekte ama aynı zamanda açgözlü olan birini anlatan argo kelime] aldı çünkü her yere ne kadar para ve kontrol sızarsa sızsın, aynı zamanda para her yerde eksik olur. Bundan böyle her şeyin, küçük bir para, küçük bir değer, “küçük bir banknot” üretmeye vesile olması gerekir. Halen devam etmekte olan teknolojik saldırı, artık maaşlı işle sömürülemeyenleri ele geçirip onlara değer biçmenin bir yolu olarak anlaşılmalıdır.” (92)

Netice, önceden verilmiş, paylaşılmış olanın artık ödenmesi gerektiği bir tür küresel “überleşme”dir. Verme ve paylaşmanın temelleri olan dostluk, güven, hatta tanışıklık böylece şüpheli hale gelir. Satılabilecek bir şeyi (bir nesne, bir “hizmet”, bir mekân vb.) vermek aptallık belirtisi, daima varlığını hissettiren nakit ihtiyacı göz önüne alındığında neredeyse imkânsız hale getirilen bir şeydir.

“Sürekli olarak ve hangi açıdan olursa olsun önemli olan değerimizin ne olduğu; ‘bir fırsatı kaybetme’ korkusunun yaşamın mahmuzu olmasıdır. … Bundan sonra her şeyin kâr alanına girmesi gerekir. Hayattaki her şey değer haline gelir, atıklar bile. Ve bizzat biz sıçanlar, atıklar haline geliriz.” (93)

Yaşam biçimlerinin bütün boyutlarıyla pazarlanması hızla ilerlerken, kapitalizm kendini bir üretim ve satış ekonomisi olarak değil, ilişkileri ve gerçeklikleri, sayılabilir, ölçülebilir değerlere dönüştürme ekonomisi olarak ortaya koyar. Bunun altında onun sonsuz birikim rezervi yatar. “Kapitalizm, ölçünün evrensel bir uzantısıdır.” (94)

Ekonomik dilde bu, bir düzeyde “insan sermayesi” kavramında ifade bulur. İnsanların kendilerine, emeklerine ve emekleri üzerinden ürettikleri şeylere sahip olması fikri, hem klasik siyasal ekonomiye hem de Marx’a kadar götürülebilir. Ve her iki durumda da, “erkek” (çünkü kavramsallaştırılan her zaman eril emekti), hâlâ kendisi olarak kalırken sözümona yabancılaşabildiği bir şeyin sahibiydi. İhtiyaç dayatmasıyla emekten vazgeçildi, ancak süreç boyunca emekçi esasen neyse o olmaya devam etti: emek gücünün sahibi ve dolayısıyla efendisi.

“İnsan sermayesi kuramı ile erkek (erkek/kadın), sınırsız (kültürel, ilişkisel, profesyonel, finansal, sembolik, cinsel, sağlık) sermaye birikimine sahip olmaktan daha çok bizzat bu birikimdir. Erkek/Kadın, sermayedir. Erkek/Kadın, bizzat bir sermaye olarak artışı ile şu ya da bu piyasaya satış yapması gerçeği arasında sürekli aracılık eder. Erkek/Kadın, birbirinden ayrılmaz bir şekilde üretici, ürün ve ürünün satıcısıdır. Başarılı futbolcular, aktörler, yıldızlar, youtuberler mantıksal olarak insan sermayesi çağının kahramanlarıdır, değerleri tam olarak kim olduklarına denk düşer. Böylece mikro ekonomi, şirkette, kilisede ya da aşkta olsun genel davranış bilimi haline gelir. Başka bir deyişle, her biri, sürekli bir kendine değer biçme endişesiyle, kendi reklamını yapmanın hayati mecburiyetiyle yönlendirilen birer şirket haline gelirler. Erkek (erkek/kadın), esasen eniyileştirici yaratığaSıçan’a dönüşür.” (95)

“Sermayenin bütün insanlık vasıflarını kendine temellük ettiği ve insanların kendilerini kapitalist değerlemenin nötr temeli haline getirdiği bir harekettir. Sermaye artık sadece şehirlerin şeklini, işin ve boş zamanın içeriğini, kitlelerin tahayyülünü, gerçek ve özel yaşamın dilini, moda olmanın yollarını, ihtiyaçları ve doyumlarını belirlemez. Aynı zamanda kendi halklarını üretir. Kendi eniyileştirici insanlığını oluşturur.” (96)

“Değer mantığı şimdi örgütlü yaşamla kesişiyor. Dünyayla bir ilişki olarak ekonomi, bir saha olarak ekonomiyi uzun zaman önce aştı. Değerlendirme çılgınlığı, çağdaş işin her yönüne açıkça tahakküm ediyor, ancak aynı zamanda, ondan kaçan her şeye hükmeden bir efendi gibi. … Ölçü, sosyal olarak var olmayı amaçlayan her şeye mahkûm olmanın yolu haline geldi.” (97)

Soyut mübadele değerinin meta ekonomisi ticarette ölçü buyruğunu hâlihazırda ima ettiğine göre, çağdaş kapitalizmin ifade ettiği şey “kullanım-değeri”nin (yani, şeylerin yararlı hale getirilebileceği kullanımlar, nasıl kullanıldıkları ve onları kullananların “doğası”) soyut “mübadele değeri” tarafından tamamen sömürgeleştirilmesidir. Yaşamın tüm yönlerini, gerçek zamanda gözetlemek ve ölçmek için var olan mevcut teknolojiler genelleştirilmiş bir değerleme kâbusunu bizim gerçeğimiz haline getirir.

Bu yeni altın kafeste, tüm faaliyetlerin evrensel aracısı olan para yeni ilah olur. Mevcut ama noksan (çünkü hiçbir zaman yeterli olmayan), sosyal olarak ifade edilebilir, okunabilir, görülebilir olanı mucizevi bir şekilde mümkün kılan paradır; o, yaşamın ve gerçekliğin ölçüsüdür. (100) Fakat bu tanrı, tüm mutlak tanrılar gibi, verir ve alır; görünen o ki dünya, yerel olanı, tikel olanı, burada ve şimdi indirgenemez tekillikleri maskelemek, silmek üzere ölçmeye yoğunlaşmıştır. (102)

Mucizeler tanrısı, her şeyi ve her olayı açıklanamaz hale getirir; her biri sebepsiz yere diğerinin yerini alır veya bir diğerini takip eder. Paranın aracılık ettiği sosyal ilişkiler çoğaldıkça bizi kavrayıştan ayırır. Olaylar, paranın varlığı ya da yokluğu dışında açık bir neden olmaksızın gelip geçerler. Ve bu evrensel standardın aracılık ettiği, böylece eşdeğer ve ikame edilebilir hale getirilen her ilişki aslında anlaşılmaz hale gelir. Aşkla ilgili her şeyi satın alabilirsem, aşık kriterlerini karşılayan birini de satın alabilirim. Aşığın tekilliği ve ona dair anlayışımız tamamen yersiz ve imkânsız hale gelir. Tek tehlike, benim bir düşmana rast gelmemdir. Fakat zaten paranın rolü, aynı zamanda pasifize etmektir. Dostluk ve aşk tekillikleri birleştirir. Yabancıların, belki de tehditkâr, belirdiği bir yerde para, anonim kişiler arasında göreli bir uyum satın alır.         

“Ekonominin dışına çıkmak, onun üzerini örttüğü gerçekliğe karşı koymaktır. Malların mübadelesi ve tüm bu beraberinde getirdiği şiddetli pazarlık, meydan okuma, aldatmaca, Melanezyalıların dediği gibi wabu wabu, yalnızca batıya özgü değildir. Nasıl yaşanılacağının bilindiği yerlerde, bu tür ilişkiler sadece yabancılarla, bağının olmadığı insanlarla, tehlikeli bir anlaşmanın genel bir çatışmaya dönüşeceği kadar uzak olanlarla yaşanır. Bu nedenle ödemek, Latince’de, özellikle de askerlere tuz satın alabilsinler diye para, dolayısıyla bir maaş dağıtarak, “tatmin etmek, ıslah etmek” anlamına gelen pacare*** sözcüğünden gelir. Sulh sağlamak için para ödenir. Nihayetinde, ekonominin tüm sözcük dağarcığı kaçınılmış bir savaşın sözcük dağarcığıdır.” (103)

[dipnot: Kapitalist para dininin, kapitalizmi, her türlü hükümet biçiminde olduğu gibi, bir ontoloji inşa etme alıştırması olarak ortaya koyarak yeter-sebep ilkesini askıya aldığı söylenebilir. Para dolaşımı tarafından yönetilen mucizeler mahkemesinde üretilen gerçeklik, “gerçek dünyanın kendisini, insan iradesinin olacakların sebebinin yerini aldığı bir masal dünyasına dönüştürdüğü yerde olandır. …  Birinin canı kiraz çeker ve bak şu işe ki olgun meyvelerle dolu emrimize amade bir kiraz ağacı belirir. Başka bir emir ve meyve ağzımıza doğru uçar ve eğer istersek, çekirdeği ve çürük kısımları düşecek şekilde havada yarıya bölünür, böylece onları sırayla tükürmemize gerek kalmaz. Şişe geçirilmiş güvercinler havada uçar ve aç olanların ağzına düşüverirler.” (Kaynak: Giorgio Agamben, Bartleby ou la création, 52-3) Bu sözler 18. yüzyıl Alman filozofu Christian Wolff’a ait; onun iradeden bahsettiği yerde biz de paradan bahsedebiliriz. Wolff, sebebin ve iradenin ve haliyle rasyonel Hristiyan Tanrısının ölümü anlamına gelebileceğinden, sebebin askıya alınmasının mantıksal olarak imkânsız olduğunu düşündüyse, kapitalizm Tanrısız bir Kalvinizmi veya (tüm yerel veya dolaysız nedensellik bir yana koyulduğundan) parasal sermayenin, yani yeni Tanrının, irrasyonel ve küresel hareketinin olayların gerçekliğini belirlediği bir hükümet biçimini genelleştirdi.

Böyle bir dinde bütün sosyal yaşam eşit derecede dostsuz kılınır (dostluk güvene, kapitalizmde imkânsız bir şey olan başkaları ve şeylerin bağlılığına güvene dayalıdır). Savaş, daimi savaş olasılığı, tüm sosyal ilişkileri yapılandırır; öyle ki “sulhi” (barışçıl) etkileşim yolları başka yollarla savaştan başka bir şey değildir.

Tüm bunların anti-kapitalist siyaseti enine boyuna düşünmeye ve uygulamaya yönelik çıkarımları çok geniş kapsamlıdır. Hiçbir siyaset bugün nerede ve kim olduğumuzu görmezden gelemez. Ve nitekim bu günlerde, “radikal” siyasi özneler, en başta birçoğu anonim olan, kayıtsız, kapitalizmin paranın evrensel gücüyle şekillendirdiği öznelerdir. Bundan fazlasıyla (şu ve veya bu türden belirli bir halkla) başlangıç yapacağını iddia eden bir siyaset, hem sermayenin oldukça kolay içine çekebileceği savaş mantığını yeniden üretme, hem de aslında artık var olmayan bir şeye (sosyolojik olarak “doğal” devrimci özneye) hitap etme riskini alır. Belki de daha da temelde, böyle devrimci bir siyaset kendisini ya hızla yeniden modaya uydurulmuş ya da sadece sona eren bir ontolojide (öznenin, dünyanın, zamanın ve mekânın ontolojisinde) tutturmaya çalışır. Ve işte bundandır radikal siyaseti daha farklı, belki de eksiltili iktidar kılığında tahayyül etme ihtiyacı…]

Alberto Caeiro mahlasıyla yazılmış The Keeper of Flocks [Sürülerin Bekçisi] şiirinde Fernando Pessoa şunları yazdı:

İnanmıyorum tanrıya çünkü hiç görmedim onu

Eğer isteseydi ona inanmamı

Konuşabilirdi benimle çekinmeden gelip

Ve kapıdan girip 

İşte buradayım! diyerek

Belki saçma gelir bu birilerinin kulaklarına

Çünkü bilmezler, şeylere bakmanın ne olduğunu

Anlamazlar, onların lafını edenleri

Bakanların telaffuzuyla öğrettiklerini.

Ama Tanrı çiçekler ve ağaçlar olsa

Ve tepeler ve güneş ve ay ışığı

O zaman ona inanırım

O zaman ona hep inanırım

Ve bir ayin ve bir nutuk bütün hayatım

Ve bir mezhep gözlerimle, kulaklarımla

Ama Tanrı ağaçlar ve çiçekler olsa

Ve tepeler ve ayışığı ve güneş

Neden Tanrı diyeyim ki ona?

Ve eğer para, bizim Tanrımız, tüketilebilecek bu şeylerin tümü ise, gerçekliğin ölçüsü ise, ondan kurtulursak ne olur? Belki de bu sahte Tanrı’nın, her şeyi ölçülebilir ve dolayısıyla aynı, tüm anlamsızlığında aynı tasvir eden bir evrenselliğin yanılsamalarını keşfedebiliriz. Kapitalizmin nihilizminin yeni bir Herkül iradesiyle değil (bireyci anarşizm bir kenara, böyle bir güç kimde bulunabilir, tahayyül edilebilir?), bunun yerine önce paradan ve onunla birlikte tüm peygamberlerinden ve kehanetlerinden geri çekilme hareketiyle yıkılabileceğini ileri sürüyoruz. Pessoa, yine yukarıda alıntılanan şiirde, hareketler aracılığıyla “düşünme”den – “Kolumu uzatırsam, tam kolumun vardığı yere varırım” – bedenin bulunduğu yerden “düşünme”den söz etmiştir – “Ama asıl komik olan, hep başka bir şeyler düşünmemiz,/, Ve gerçeklikten kaçarak yaşamamız./ Ve hep onun dışındayız, çünkü buradayız.” Şimdiki zamanda düşünmek, tekilliklerimizin ağırlığını, kapalı kimlikleri tekrar doğrulamaksızın yeniden keşfetmek, özgürlüğün egemen özne ya da Devlet’te değil, diğerleriyle aracısız yaşam biçimleri yaratma ve yeniden yaratmanın daimi ihtimalinde olduğunu anlamak, belki de Alberto Caeiro’nun, belki de kapitalizmin ötesine işaret eden pagan öğretisiydi.

* Yazar, metnin İngilizce esasında her ne kadar retrospektif eleştirel bir yorumla da olsa “man” demeye devam ederek erkil ve cinsiyetçi bir tutum benimsemiştir. Çevirmen çeviriyi feminist müdahale alanı olarak kullanarak inisiyatif kullanmış ve metnin bütünlüğünü bozmamak adına “(insan)” eklemek yerine, metnin devamında yazarın kullandığı haliyle s/he kullanılan yerlerde “(erkek/kadın)” kelimelerini eklemiş, man kullanılan yerlerdeyse “erkek” kelimesini kullanmıştır.

** Aksi belirtilmedikçe, tüm atıflar La fabrique tarafından 2017’de yayımlanan Şimdi makalesine aittir.

*** pācāre sözcüğü, pācō sözcüğünün şimdiki zaman mastar halidir ve “sulh etmek” anlamına gelir. Köken olarak Latince pax (sulh, barış) sözcüğünden türerler. (g.n – görünmez notu)

Not: Fernando Pessoa’nın Alberto Caeiro mahlasıyla yazdığı “Sürülerin Bekçisi” şiirinden alıntılar, O. Kaan Ekşi tarafından görünmez için çevrildi.

Kaynak: http://autonomies.org/2017/06/government-by-the-economy-the-invisible-committees-now/